Sezai Karakoç İçin; Bir Anma ve Bir Tekrar Buluşma Yazısı – Bedri Soylu

Hemen her sabah Vezneciler metro durağından inip Şehzadebaşı Camii’nin yanındaki İETT durağına kadar yürür oradan Fatih Camii durağına kadar otobüsle giderim. Fatih Camii önünden Akdeniz Caddesi’nin o saatlerdeki sakin yokuşundan aşağı yürüyerek Görkem Ekmek Fırını’ndan kahvaltı için bir şeyler alıp iş yerine geçerim. Bunun bazen istisnaları olur. Mesela eğer 86V’yi kaçırmayacağımı kestirebilirsem Vezneciler tarafına yürür ve otobüs ilk duraktayken binerim. Nadiren 1,5 km kadar süren bir yürüme mesafesini gözüme kestirip, iş yerine yürüyerek gittiğim de olur. Eğer evde kahvaltı hazırlamışsam fırına uğramadan direkt iş yerine geçerim. Her durumda Sezai Bey’in mezarının çok yakınından geçer ve işe öyle giderim. Bu durum vefat ettiği 16 Kasım’dan beri böyledir. Ancak 2022 giren kadar ziyareti hep erteledim. Mezarını ilk olarak 1 Ocak’ta ziyaret ettim.

***

Vefat ettiğinde oldukça etkilenmiş olmama rağmen bunu pek yansıtmamaya çalışmıştım. Çıkan haberlere ve sosyal medyaya düşenlere de pek bakmamıştım. Ancak Sinan’ın ardarda gelen iki twitine denk geldim. Birincisi, cenaze defin işlemleri sırasında AKP’nin rol çalarak cenazenin sahibiymişçesine hareket etme ihtimalinden hayıflanan bir twitti.

***

Sezai Bey hakkında yazmak pek kolay değildir. Şiirinin gücü, ömrü boyunca izhar ettiği politik tercihleri ve mevcut siyasal atmosferin karanlığı gibi bileşenler bir araya gelince, şair hakkında kısa ifadelerle, izah edici şeyler söylemek zorlaşıyor. Çok iyi şairdir, İkinci Yeni’nin en önemli isimlerinden biridir ancak ülkemiz bu aralar siyasal fikirlerini de öne çıkarmış bir şairi, şiiriyle değerlendirebilecek tartışma zemininden uzaktayız. Böyle olunca ister istemez tartışmalı ve hatta yanlış denebilecek politik tercihleri, büyük puntolarla önümüze çıkarılabiliyor.

Şiirle, şair neden ayrı değerlendirilir ya da nasıl değerlendirmek gerekir tartışması elbette uzun ve bu yazıda kısaca değineceğim. Sadece Sezai Bey için de değil, genel olarak şiirimize katkısı olan hemen herkes için tek düze bir tespitin yapılamayacağını ayrıca görmek gerekir diyerek bu bahsi şimdilik öteleyeyim.

***

Sezai Bey sonraki gün (17 Kasım) ikindi namazına müteakip Şehzadebaşı Camii’ne defnedildi. Defin işleminde inisiyatif alan partisinden ve yayınevinden yakınları, devletin ve AKP’nin bir lütuf sergilemesine mahal vermeden, irade göstererek ve vasiyetine uygun olarak caminin otobüs durağına bakan duvarının dibine defnettiler. Mesaide olduğumdan cenazesine gidemedim. Ancak o akşam Mehmet Efe ile buluşmak gibi bir programımız vardı ve cenaze nedeniyle programı değiştirdik. Cenazeden sonra Fatih’teki Ozanlar Asmaaltı Çay Bahçesi’nde buluştuk. Cenaze nedeniyle yolu Fatih’e düşen ve ekserisi AKP düdüğü olmuş -sabık- İslamcılar da oraya gelmişlerdi. Efe’nin masası haliyle AKPli taifeden ayrıydı. Masaya Efe ile konuşmaya yüzü olan bazı AKPliler arada gelip gittiler, gördüğüm kadarıyla çoğu da gelmedi. İlerleyen saatlerde Kudret Büyükcoşkun da geldi. Kudret Abi 20-30 dk. kadar kendisine Kuran öğreten hocasının mezarını bulmak için giriştiği macerayı anlattı. Şimdiden bakınca hayli mühim bir an olduğunu fark edebiliyorum. Mezarında bir Fatiha okumak için, ismi defnedildiği köyde bile neredeyse unutulacak olan bir zatı İstanbul’un taşrasında aramaya koyulmuştu. Zor bir işi başarmıştı.

Neyse, o akşamki konuşmalardan öğrendiğim kadarıyla AKPliler ne yaptılarsa da cenazenin sahibi gibi hareket edememişler. Sezai Bey’in yakınları buna izin vermemiş.

***

Cenazesi defnedildikten sonra mezarına uzun süre gitmedim, ya yoğunluktan ya hevessizlikten emin değilim. Geçenlerde heyecanlı bir ruh haliyle ve sakin adımlarla cüret edip caminin eski taşlarının adımlayarak mezarına ziyarette bulundum, bu cüreti sergileyemeseydim sanırım böyle bir yazı da yazamazdım.

***

Sezai Bey’in defnedildiği yer, Şehzadebaşı Camii’nin güney ve doğu duvarlarının kesiştiği, Darülfünun tarafına bakan köşesine yakındır. Otobüs durağında beklerken birkaç metre yakınınızda kalır. Bu köşede yeşil mermerden bir sütun bulunur. Bu sıra dışı mermer sütunun İstanbul’un merkezi noktası olduğu söylenir. Evliya Çelebi’ye göre bu sütun İstanbul’un koruyucu 27 tılsımı arasında sayılmaz. Çelebi seyahatnamesinde sadece 17 tılsımı sayar. Burada hali hazırda bulunan yeşil somaki mermer ise Mimar Sinan tarafından konulmuş ve dönebilecek şekilde tasarlanmıştır. Yol yükselmesi nedeniyle artık dönemez haldedir. Mimar Sinan Şehzadebaşı Camii’ni İstanbul’un merkezine yapmak istemiştir. Bunu merkezi noktayı camiye katarak başarmıştır. Ayrıca sütunun bulunduğu yerde pekâlâ şehri koruyan tılsımlardan birisi de yer almış olabilir. Hülasa, Sezai Bey sadece Şehzadebaşı’na değil İstanbul’un merkezine de defnedilmiştir. Şiirinden alıntıyla, başkentler başkentinin tam ortasına ve belki de zamanında şehri koruyan tılsımlardan birinin hemen yanıbaşına… Şiirinde açıktan vurgulamadığı isteği yerine gelmiştir.

“Yerleşecek yer aramak

Camiinin avlusunda

Soğuk bir taşa oturmak

Gün doğmadan şehzadebaşında

Başı avuçlara almak

Kuşlarınkanatlarını toplamak

Gecenin çatıkatından

Gün doğmadan şehzadebaşında

Gün de doğar gün de doğar

Bir gün mutlaka gün doğar

Gün doğmadan neler doğar

Gün doğmadan şehzadebaşında”

***

Sinan’ın gördüğüm ikinci twiti ise Sezai Bey’in kendisinin ilk şairi olduğunu belirten cümlesiydi. İsmet Bey’den önce onunla rabıta kurduğunu belirtmişti. Sezai Bey ile olan ilişkime dair en izah edici cümle buydu.

İnsanın şiirle gerçek anlamda bir rabıta kurduğu an, çocukluktan “çıktığı” ve hayatla yüzleştiği yıllarına denk gelir. İlk gençlik yıllarının bitip dünyanın pek de sempatik olmayan taraflarını hissettiğinde, kişinin kendini görece tek başına kalmış hissettiği zamanlarda olur bu. Benim için lisenin son zamanları, üniversite hayatının başları… Üniversiteye gittiğimde bulunduğum mecliste ilk olarak Mona Roza efsanesini yoğun olarak işitmiştim. Uzun süre kitap olarak baskısı yapılmayan ve bir dönem fotokopicilerde (başta Hanifi Abi’nin mekanı Kubbealtı Fotokopi olmak üzere) çoğaltılan, İstiklal Marşı’ndan sonra en çok ezberlendiği söylenen bu şiir, Sezai Bey’le tanışma şiirimdi. Muhtemelen ezberlediğim ilk şiir de olabilir. Sonra zamanla bazı dizeleri aklımdan gitse de arada anımsarım. Mesela hikâyesini merak ettiğimi birini görürsem hala önce ellerine bakarım.

“Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir narçiçeğini eziyor gibi

Ellerinden belli olur bir kadın

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin, ellerin ve parmakların”

Bu dize bir aşığın kaleminden çıksa da sınıfsal görüntülerin ellerle ve iştigal olunan şeylerle çok alakası olduğunu da anlatır. Sezai Bey’in diğer şiirlerini keşfettikçe Mona Roza benim için merkezliğini zamanla kaybetti, başka şiirleriyle kuruduğum rabıta güçlendi. O tarihlerde bütün şiirlerini tek bir kitap halinde yeni basmıştı, Gün Doğmadan başlığıyla. Bendeki ikinci baskısı ve kitaba gözüm gibi baktığımı söyleyemem ama hala evimde başköşede durur.

Sezai Bey’i biraz keşfettikten sonra, kendisiyle tanışmak için bütün toyluğumla ve cüretkârlığıma Cağaloğlu’ndaki yerine gitmiştim. Kafama takılan bazı şiirlerini açmasını isteyecektim. Gitmeden önce ise onun hakkında anlatılan, “aksi” hallerini işitmiştim. Beğenmediği sorular soranlara karşı ters cümleler kurduğu söylenirdi. Sanırım bir kara kafalı ve genç olduğumdan bana biraz torpilli davranmıştı ya da söylendiği gibi biri değildi… Şimdi düşününce saçma sapan sorular sorduğumu hatırlıyorum. Büyük bir cesaret örneği göstererek Mona Roza şiirinin hikâyesini sormuştum. Cevaben, iki ölmüş insanın hikâyesidir o demişti, kısaca. Sanırım bir kaç yıl sonra bir kez daha kapısını çaldım. İkinci sefer hangi arzunun beni oralara kadar götürdüğünü hatırlamıyorum. Sezai Bey’in dar ve kitaplarla dolu bir ofisi vardı. Çaldığım zamanına rağmen beni o daracık yerde nazikçe misafir ettiğini hatırlıyorum.

Şiirle kurduğum rabıta, arzuladığım siyasallığın getirdiği bazı dönüşümler ve yeni arayışlar yüzünden, Sezai Bey sonraki yıllarda gündemimden düştü ama onun şiirinden bana bulaşan bazı dizeleri asla unutmadım ve sahiplenmeye devam ettim.

***

Üniversitenin ilk yıllarında, Malatya’da sürekli takıldığım Sahil Çayevi’nde oturuyorken takip ettiğim dergilerden birisi –zihnim beni yanıltmıyorsa- Sezai Bey’in aşağıda aktardığım şu metninin iki paragrafını biraz şiirsel bir formda kapak resmi yapmıştı. Bu pasajın bende yarattığı siyasal coşkuyu hala hissederim. Bunu bir mesel olarak aktarma ihtiyacım da bu hala etkileyici bulduğum ifadelerin açılmasını anlamlı görmem.. Dilerseniz önce ilgili alıntıyı paylaşayım:

“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, Hakikat susmayacak.

Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamıyacaklar, vidan azabından kurtulsalar, Tarihin azabından kurtulamıyacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı’nın gazabından kurtulamıyacaklar.

Onlar sanıyorlar ki, bir amerikan (kapitalizm), bir rus (marksizm) gerçeği var ve bunların dışında başka hiç bir gerçek yok. Bütün mesele bunlardan birini seçmekte! Birinden birini seçenin öbürünü ortadan kaldırmakla huzura ereceğine ve artık insanlığın sonuna kadar hep böyle gideceğine inanıyorlar. Hatta insanlığın sonsuza kadar böyle gideceğine inanıyorlar. Ne aldanış!…”

Bu ifadeler Sezai Bey’in 1974’te neşrettiği Çağ ve İlham I – Metafizik Gerilim Şartı başlıklı kitabının 25. sayfasında geçiyor. “Hakikat ve Serap” başlıklı makalenin giriş cümleleri. Kitap, Diriliş Dergisi’nde Ekim 1970 – Ocak 1971 arasında yayınlanan yazılardan oluşmuş.

Makalenin yazıldığı yıllar metafizik terkiplerin ya da ütopyacı sentezlerin olabildiğince tahfif edilip sağa yazıldığı zamanlar. Dinsel olanın siyasal alanda anlamlı bir muharrik ve bilişen olarak görülmemesi ister istemez dinin muharrik olarak anlamına inanan insanların üçüncü yolcu bir dili kuşanmalarını ve altını doldurma arzularını besledi. Bu çalışma tam olarak böyle bir zamanın ürünü.

O tarihlerde pek teveccüh görmeyen ve susuş kumkumalığı ile bir nevi cezalandırılan Kıvılcımlı ve Umut İlkesi yazarı Doğu Almanyalı filozof Bloch, metafizik olanın ya da ütopya vaadini de barındıran bir siyasallığın anlamını görmüşlerdi. Sezai Bey siyasal gürültünün ve haliyle metafizik gerilimin yoğun olduğu bir zamanda şiirsel bir coşkuyla siyasal arzusunu mezcetmenin peşindeydi. Aslına bakılırsa karşı çıktığı kapitalizmle birlikte, eşitlik ve adalet arzusunu dışlayıcılığı nedeniyle yakıştıramadığı materyalizmin bir adalet ve eşitlik arzusu barındırmadığını söyleyemeyiz. Belki o dönemde İslamcılık denilerek sağdan uzaklaşmaya çalışan, metafizik olanı dışladığı için de sol ile görüntü veremeyen, daha sonrasında ise sağın aparatına dönüşen İslamcı iddialar başka bir izleği kuşanabilirdi. Benzer örneklerin İran’da ve Müslümanların yoğun yaşadığı topraklarda olduğunu biliyoruz ama Türkiye’de maalesef pek mümkün olamadı.

Hülasa aktardığım metnin sadece ilk iki paragrafı bir siyasal alanda var kalma arzusu olan benim gibiler için anlamlı bir tutamaç ve ütopyacı arzu olarak 2000lere kadar varlığını korudu. Hala da korur ancak sonraki paragrafla birlikte ayrışmaya başlarız.. Sezai Bey’le karşılaşıp, bağlanmamızın ve kopmamızın önemli momentlerinden biri yukarıda aktardığım metinde saklıdır.

***

Sezai Beyin beni en çok etkileyen metinlerinden birinden ve hikâyesinden de bahsedip bu mesel kısmını bitireceğim.

Bir keresinde Kudret Büyükcoşkun, sivri ve kalıp dışı yazmak ile mutedil bir dli kullanarak yazmak arasındaki tercihime dair bir bahis açmıştı, ortak tanıdığımız bir şairin kullandığı sivri dili tartışma konusu ederek… Cevaben Sezai Bey’in Hızırla Kırk Saat’teki ikinci şiiri öne sürmüştüm.

Sezai Bey’in bence en kıymetli dizeleri bunlardır diyerek söze başladım. Zira içinde bulunduğunuz kap size dar geliyorsa cüretkâr ve daha az umursayan bir dille tarize başvurmak anlamlı bir faaliyete dönüşür. Size içinde bulunduğunuz ahval nedeniyle borçlu bir hayat bırakanlara karşı sesiniz ister istemez çatallanır ve soğukkanlılığınız pekâlâ kaybedebilirsiniz. Aslında size bu mirası bırakanlar daha çok borçludur. Hızırla Kırk Saat, İslamcı/muhafazakâr atmosfer için bize bunun anlaşılır nedenlerini sunmaktadır. Bir neslin cevapsız sorular içinde yönünü bulmak için sesini yükseltmesini imler.

“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz“

Dizleriyle başlayan bu şiir şöyle kapanır:

Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini”

Bu şiiri yazdıran atmosfer, beni Sezai Bey’le buluşturan bir netice yaratmıştır. Haliyle şairi kıymetlendirmek ve anlamlandırmak için yazdığını kendi kişisel serencamından ayırmak anlaşılmaz değildir.

**

Birçok düşünür, şiirle şair mefhumları birbirinden ayrı tutar. Mesela İsmet Özel, İstiklal Marşı ile şairi Mehmet Akif’i birbirinden ayırır. Akif’ten pek hazzetmez ama şiirini korunması gereken bir şey olarak konumlandırır. Bu tip ayrımların sebebi şiirin bazı özellikleridir.

Birincisi, şiir yaratıldıktan sonra şairinden başka bir yolculuğa çıkar. Kendini aşar ya da kendinden beklenmedik bir şeye dönüşür, okuyucunun yüklediği anlam belirleyicidir. Yaratıcısı neşrettikten sonra artık şiirin sahibi değildir. Şiir onunla rabıta kuran her kimse ona ait olur. Bu yazılı bütün eserlerde biraz böyledir ancak şiir etki kabiliyeti açık ara en ileri yazım faaliyeti olduğundan karşımıza çıkardığı görüntüler daha kolay seçilebilir.

İkincisi, şiiri yaratan iklim, şairden önce gelebilir. Haliyle bazı şiirler, şairlerinden daha fazla anlamı haizdir. Şairleri en büyük yükü de bence bu durumdan neşet eder. Şair etkilendiği iklimin içinden bir şiirsel aktarım yapar ama etkilendiği iklimin büyük paydaş olduğu şiirin yükünü taşıyabilecek kalibrede değildir. Aklıma ilk gelen örnek; Partizan şiirini yazan İsmet Özel, ömrü boyunca hiç hapis yatmamıştır. Arkadaşları ölüme koşarken, İsmet Bey pek bir bedel ödememiştir. Güçlü bir şiir, müellifini aşabilir ve müellif daha çok telif ettiği şeyin içinde bir şey olarak anlamlanır.

Üçüncü olarak, neşredilen her vesikanın ya da sahifenin aynı zamanda bir fotoğraf anlamı da bulunduğunu söyleyebiliriz. Yazıldığı zamanı tasvir eder ancak yazanı zaman içinde başka bir şeye dönüşebilir. Yazdığı ise dönemsel bir tasvir olarak pekâlâ değerlendirilebilir.

Bu gibi haller –daha detaylı izahlar da yapılabilir- şiirle şairin arasındaki kontrastın derinleşmesine neden olmaktadır. Böylelikle şairin politik dönüşümleri, ileriki dönemdeki saçmalamaları ya da kat ettiği dönüşümü şiirinden ayırmanın neden anlamlı bir tutum olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

***

Zaman beni Sezai Bey’den ayırdı. Teklif ettiği siyasetteki devletçi dil, yetiştiği dönemi yansıtan refleksleri, benim arzuladığım siyasetle uyuşmayan tercihleri ile uyuşamadım. Zaman, buluştuğumuz ve ilişki kuruduğumuz şiirinden farklı şekillenmeleri getirdi. Haliyle cümleyi şöyle kurmam daha yerinde sanki: Benim ilk şiirim Sezai Bey’in şiiridir. Eğer bizi bağlayan şey şiirse ifadenin doğrusu böyledir.

Bununla birlikte Sezai Bey AKP’nin ülkeyi soktuğu siyasal ve ekonomik karanlık içinde prensiplerine sadık kalmayı başarabildi. Ne kendisi –cenaze merasiminden anladığımız kadarıyla- ne de yakın yol arkadaşları, iktidara yanaşan bir tutuma prim vermedi. Haliyle inandığı gibi yaşamaya çalışan ve güçlü bir şair olarak hayata gözlerini yumdu.

İnsan şiiriyle bağlandığı kişi hakkında konuşurken cümlelerini daha dikkatli seçmek zorunda hisseder. Geçenlerde yaptığım ziyaretten öğrendiğim, bundan ibaret sanırım… Mezarı başındayken, şaire dair söyleyeceklerimin ne denli uzayabileceğini düşünürken oldu bu.

Bu hayatta şiirle kurduğumuz rabıta neye taalluk ediyorsa, durduğumuz yeri tarif eden sıfatlar büyük oranda o şey oluyor. Şiir bize üzerinde durabileceğimiz bir yer, tutunacak bir dal veriyor.

1 Comment

Yorum bırakın