Ütopyalar Güzeldir! – Yavuz Soysal

1.İNSAN

 “Hayvanlara bakıyorum da ben de hayvanlaşıp onlar gibi yaşayabilirim diyorum, hepsi de kendi aleminde huzur içinde… Durumlarından, sızlanmazlar, kan ter dökmezler, karanlıkta gözleri açık oturmuyorlar ve ağlamıyorlar günahlarına, Tanrıya olan borçlarını konuşup midemi bulandırmıyorlar, hepsi hoşnut, hiçbirinin hırsıyla gözü dönmüş değil, ne biri diğerinin önünde diz çöker, ne de binlerce yıl önce yaşamış kendi türünden birinin, hiçbiri dünyanın en mutsuzu değildir ya da en saygı değeri.”  (akt. Russell, 2014:14)

Walt Whitman’ın bu sözlerinde insana dair gerilimi, insanın doğanın bir parçası olup olmadığı problemini, yaratıcı ve tahrip edici yönünün potansiyellerini ve aynı zamanda anti hümanist ütopyanın pek çok argümanını bulabiliriz. Bir insan doğası var mı, yoksa toplumsal koşulların belirlediği bir tür mü? İnsan iradesinin, tarih yapıcı yönünün, öznelliğinin gerçekliği, dayanağı nedir? Bütün bu sorular ve buna eklenecek pek çok problematik insanın ne olduğu meselesine dair bir düşünmeyi gerektirir. İnsan sonrası kapitalizmin, insana dönük geri dönülmez saldırısı, insanı savunmanın hayati rolünü gösterir. Transhümanizm, posthümanizm, NYO (nesne yönelimli ontoloji), öbekleşme teorisi, yeni materyalizm gibi insana yönelik saldırının ideolojik odağına yönelmek, fark etmek ve mücadele etmek gündemimizdedir.

İnsanın makine ile uyumu temelinde gelişen transhümanizm yapay zekayı insanlarla, insanları ise hayvanlarla aynı düzeye koymaya başladı. Posthümanist projenin ise potansiyel yapı taşları şunlardır: Gen düzenlemesi (sonuçları doğal seçilim yoluyla iletilen teknoloji) ile daha iyi insan bedenleri üretmek, insan bilincinin dijital programlara ve oradan android bedenlere aktarılması, düşüncede bizi alt edebilen yapay zekaların yaratılması. Siyasal ve akademik bir hareket olarak posthümanizm, insan merkezli siyaseti, insan merkezli etiği, benlik kavramını ve insanlarla makineler arasındaki her türlü ayrımı tümden geçersiz kılar. Bilgi ve bilişim sistemlerinin insanlara karşı bir silah haline getirilmesinde postmodernizm, öbekleşme teorisi, NYO ve yeni materyalizmler ideolojik planda cephaneliği kurma işlevi gördü.

Postmodernizm, iyi niyetli çıkışı bir yana konulursa, neoliberalizm için bir köle ideolojisi yarattı. Atomizasyona ve çılgınca tüketime dayalı yeni gerçekliği kaçınılmaz sayarak akılcılaştırdı. Postmodernizm insanlar hakkında bir anti teori üretti: İnsanın benliği parçalanmıştır, etkenlik rolü elden gitmiştir, bilimsel düşüncesi ise aslında ideolojidir.

Öbekleşme teorisinde bütünselliği totaliter ve tek biçimci boyutu eleştirilerek insanın diğer nedenlerle beraber (virüs, cep telefonu, makineler ve benzeri) herhangi bir parça olduğu iddia edildi. NYO ve yeni materyalizm de aynı şekilde insanın özne olması, doğayla etkileşimlerinin doğayı ve insanı değiştirdiği reddedildi. İnsanın bir iradesi olmadığı, rastlantıların oyuncakları olduğu vurgulandı. Sonuçta, insan iradesinin hayal gücünün, tarihsel etkenliğinin tümden yok sayıldığı bir ideolojik ortam yaratıldı.

Postmodernizmin yükselişi örgütlü emeğin küresel yenilgisiyle aynı zamana rastladı. İnsanın süreçlere müdahalesi, üst anlatılar, insan etkenliği mahkûm edildi. Neoliberal ideolojide piyasa insanın denetiminin ötesinde, insanlar için tüm sonuçların en iyisini üreten özel bir makine olarak betimlenir. Bu makine ancak insanlar onu kurcalarsa ya da bilinçli karar almayı ona dayatmaya kalkışırlarsa bozulur. Piyasa makinesinin bu tabiatıyla, insanı makineye denk gören tezlerin paralelliği burada ortaya çıkıyor.

İnsan doğası, tarih boyunca, içinde yaşadığımız dünyaya göre değişir: Teknolojiler, sınıfsal yapılar, kültürler, davranış kalıpları. Yine de sırf çevremizin eseri değiliz. Tüm İnsanlar çevrelerini aşan, onun ötesini düşünen bir kapasiteye sahiptir. Hayal etme yeteneği süreklidir. İnsanı insan kılan hayal etmek, düşünmek ve kendi geleceğini kurmak üzere harekete geçmektir. Dolayısıyla bu karmaşık meseleyi, insan sorununu, ciddiye almak ve onun yaratıcı etkenliğini öne çıkarmak gerekir. İnsani olan hiçbir şey bize yabancı değilse, insandan kaynaklanan bütün verimlerin değerlendirilmesi, unutulanın hatırlanması, insanın piyasa makinesinin dişlileri arasından kurtarılması için ideanın ve ütopyanın yeniden diriltilmesi zaruridir. Alain Badiou’nun dediği gibi, insan hayvanının kötücül olduğunu öne sürenlerin istediği tek şey, onu evcilleştirip kapitalin dolaşımına yardım eden bir somurtkan ücretli işçi veya çökkün tüketiciye çevirmektir. İnsanın iyi yönüne, yaratıcı, hayal eden, sanatçı yönüne vurgu yapıyoruz. İnsanın büyük bir güzellik olduğunu düşünüyoruz. İnsanlığın eşitliği ve özgürlüğü için düşünme ve hayal etme yetisini harekete geçirmesinin temel olduğuna inanıyoruz.

2. İDEA

İdea’yı öne çıkarmak, ilk bakışta, henüz çağdaş dünyanın yasalarını gereğince öğrenememiş bir idealist olarak görülme tehlikesini barındırır. İdea vurgumuzun temelinde kapitalizmi demokratik materyalizm olarak gören ve düzenin “idea’sız/fikirsiz yaşa” buyruğuna karşı idea’nın temel önemini vurgulayan Alain Badiou’nun tezleri var. Diğeri, insanın kendi çıkarları dışında bir şey uğruna yaşamasının mümkün olmadığına dair materyalist kanıdaki sorundur. Fikirsiz bir yaşam, yaşamın salt hayatta kalmaya indirgendiğine işaret eder. Bu insan-hayvanların hayvanlıklarına indirgenmesidir. Genç Marx kapitalizmin tüm insan-hayvanları hayvanlıkları katmanına indirgediğinin üzerinde durarak bu türden ideolojinin etkisini eleştirmiştir. İdea’nın önemi ve güncelliğine ilişkin diğer vazgeçilmez çıkış noktamız, insanın varoluşunda mündemiç, doğasında bulunan ve aynı zamanda kendi imkânlarını keşfetmeye dönük Tanrısal boyuttur, metafizik durumdur, düşünce tarihinde İbrahimi dinlerin büyük yeridir. Aynı zamanda, mitolojiyi, masalları, efsaneleri, antropolojiyi vb. yani insanlığın büyük anlam arayışlarını, yaratımlarını ciddiye alıyoruz. Bunun tarihimizdeki zengin kökleriyle, topraklarımızda var olmuş eşitlikçi damarla, ütopyacı sentezin geçmiş, şimdi ve gelecek üzerine ortaya koyduğu anlayıştan yola çıkarak henüz oluşmamış olanı tespit etmek ve hayal etmek için, radikal geçmişleri hatırlamanın önemini vurgulayarak, ilgiliyiz.

Frank Ruda’nın Badiou’nun “Komünist idea”‘sından yola çıkarak belirttiği gibi, kapitalizmin/demokratik materyalizmin egemen olduğu bir ortamda, idealizm-materyalizm arasındaki eski ideolojik savaşın yeni bir aşamaya girmekte olduğu ileri sürülebilir. İdealizmi materyalizmden ayıran ayrımın, şimdi materyalizmin kendi içinde tekrar ortaya çıktığı iddia edilebilir. Badiou’nun demokratik materyalizm ve materyalist diyalektik arasında yaptığı ayrımın nasıl anlaşılabileceğine dair bir yorumdur bu. Ruda, Badiou’yu takip ederek, demokratik materyalizmin idea’sız materyalizm, idealizmsiz materyalizm olarak anlaşılabileceğini ve her materyalist diyalektik yaklaşımın bir idealizmsiz idealizm olarak anlaşılması gerektiğini ileri sürer. (Ruda, 2014:174)

Frank Ruda’nın felsefenin bir üst-anamnez olması gerektiğini ve özgürlük bahsini tartıştığı yazıdan ilham alarak özetlersek; Descartes, Tanrıyı en çok çağrıştıran özelliğimize, irademizin özgürlüğüne bağlı olarak hata veya yanlışın olabileceğine vurgu yapar. Yanılabilirim çünkü sınırsızca özgürüm: “İrade ilişkisel olarak değil de kendi içinde ele alındığında, Tanrının iradesi benimkinden daha büyük görünmez…” Sartre Descartes’e göre Tanrının son derece özgür olduğunu,  öyle ki özgürlüğün radikal olumsallıkla özdeşleştirilebileceğini savunmuştur; özgürlük öyle veya böyle bir dünya yaratma olumsallığıdır. Descartes’in vurgulamak istediği nokta “(Tanrıyı çağrıştıran) irademin aynı anda A’yı ve ‘A değildir’i isteyebilecek kadar özgür” olduğudur. Fakat esas özgürlük olanaklı seçeneklerden birini seçme fırsatı değil, taraf olmadır. Diğeri kayıtsızlık üretir ve özgürlüğün en zavallı türüdür. Özgürlük Badiou’nun deyişiyle “bir noktaya varma”ya, farklılık olduğu iddia edilenleri tek bir seçenekte yoğunlaştırmaya dayanır. Ve özgürlük, böyle bir kararın sonuçlarını seçmeye ve takip etmeye bağılıdır.

Demokratik materyalizm hakiki tercihi hükümsüz kılan kayıtsızlığın, olanaklının biyo-materyalizmidir. Aynı anda A ve ‘A değildir’’ in rejimidir. Kayıtsız hale gelişi önlemek için taraf tutmak, hakiki bir seçim gerekir. “Bir şeyi savunmazsan, her şeye aldanırsın”. İdea fikrini ilk savunan kişi olan Platon, kişi bir ideayı destekleyerek, bir ideaya bağlı kalarak, hiçbir şeye kanmaz, bir şeyi savunur diyerek bir ideaya layık bir hayatı izah eder. Ve Badiou’nun gösterdiği üzere, bir idea daima olan şeylerin- tek tek gövdelerin, kolektif dillerin ve görüşlerin- basit varoluşunun bir istisnasıdır. Bir idea her zaman için görüşlerin verili doğal dünyasında bir bakıma skandal gibi, insandışı, doğadışı bir istisnadır. Felsefenin görevi, insan-hayvanların her yerdeki hayvanlığa indirgenmesine karşı ideayı diriltmek gibi zorlu bir iştir.

Mevcut materyalist koşullarda idealizmi diriltmek için ihtiyaç duyulan bir idea fikridir. İdealizme bir geri dönüş değildir. Frank Ruda’nın deyişiyle: “Daha çok, materyalizmi gerekli olmalarını isteyecek ve bunu zorunlu olarak isteyecek veya istemeyi zorunlu kılacak şekilde tersine çevirmek; yani hayvan-insancılığa götüren bir ideasız materyalizme, bir ideanın materyalizmiyle, doğadışının materyalizmiyle, insan-hayvanın insan dışı özgürlüğüyle karşı çıkmaktır.”

Kapitalist demokratik materyalizm insan-hayvanı hayvanlaştırmaya ya da hayvan boyutunu insanlaştırmaya girişir. İnsanın sadece bir hayvan olduğunu bilen tek hayvan olduğu ve buna bağlı olarak hayvandan fazlası olduğu iddiası arasında bir bağ kurulabilir. Felsefenin görevi işte bu bilgiyi diri tutmaktır. (Ruda, 2014:176-181)

Karşılaşmalar ve tesadüfler burada önemlidir. Badiou’nun dediği gibi, “sana duyulandan başka bir şey olmak istiyorsan sadece karşılaşmalara tesadüflere güven. Resmi olarak sürgün edilmiş olana sadakat göster, olanaksızın yolunda ayak dire, yoldan çıkmışlardan ol, o zaman mutluluğu tanıyabileceksin.”(Badiou, 2015:50)

Toplumsal sözleşmenin yasalarını ve özgürlük fırsatlarını ortaya çıkarmaya hazırlanırken Rousseau şu beyanda bulunur ve zaten onun yöntem üzerine konuşmasıdır: “Tüm olguları bir kenara bırakalım”. Ekonomik ve politik gerçekçilik büyük bir itaat okuludur. Birey orada iki büklüm olabilir. Özne orada vücuda gelmez. Zira bir özne bilinmeyen bir ihtimalin, hesaplanamaz tesadüfünden doğar. Bir özne haline gelme bu karşılaşmaya düğümlenir. (Badiou, 2015:48)

Bir hakikat öznesi haline gelmek ve dolayısıyla mutlaktan bir parça pay almanın, varoluşun bize bir karşılaşma tarzında sunduğu bir şans olduğunu hatırlamak gerekir. Genel itibarıyla, karşılaşmanın sonuçlarına uygun olarak eğilip bükülmeden durmak mevcut haliyle dünyanın gözünde saçma ve mahkûm edilen bir şeyse ve bu gevşek ve uzlaşımsal kınama bizi umutsuzluğa sürüklüyorsa da her şeye rağmen burada ulaşabileceğimiz şeye ulaşmamız mevzubahistir ve öznel yol hiç kuşkusuz ayak diremenin yoludur, yoldan çıkmamızın neticelerini üstlenmek için arı bir seçim yapmanın yoludur. Varoluş kendi bekasından daha fazlasına muktedirdir. Hakikat ilkesi içinde öznenin bir etkisine muktedirdir. Bu etkinin duygusu ise, ister politik heyecan, ister bilimsel güzellik, İster estetik haz, ister aşkın sevinci olsun, ihtiyaçların tatmininin ötesinde, her zaman mutluluk adına layık olan şeydir. (Badiou, 2015:49-50)

İdea, bireyin politik-özne oluşunu teşkil eden şeydir ve aynı zamanda bu özne-oluşun tarihe yansıtılmasıdır. Birey özne olarak devamlılığının kaynağını bir ideanın işleyişinde bulur. Şunu savunabiliriz: İdea, hakikati kurmaca bir yapı içerisinde sergiler. Söz konusu hakikat, bir siyasal özgürleşme sekansı olduğu zaman işler halde olan idea’dır.” (Badiou, 2011:186-188)

Tarih, her zaman, bir ideanın, halk kitlelerini harekete geçirmesiyle şekillendi. Devrimlerin, büyük insanlık yaratımlarının temelinde bu vardır. İster büyük dinler ister seküler anlatılar olsun, fikrin, kitabın, sözün rolü, tarihsel işlevi çok büyüktür. İnsan sonrası kapitalizmin en çok tahrip ettiği şey, patolojik bir gündelik yaşam sunarak, insanın ticari becerilerine, tüketimciliğine indirgenmesiyle, yani hayvani katmana indirilmesiyle, düşünmek ve bir gelecek yaratma fikridir. Olan biteni olduğu gibi kabullenmemek, kayıtsızlığa karşı özgürlüğü seçmek hem insani olana erişmenin yoludur ve hem de fikri çabamızın temelidir.

3.ÜTOPYA

Hayvanlar geçmişi bilirler, fakat tecrübeden öğrenilen refleksif bir hafızadır bu. Gerçek manada bir geçmiş değerlendirmesinden, bellekten söz edemeyiz. Unutmayan, biriktiren, geçmişle sürekli temas halinde olan insandır. Sadece bir temas değil, her an yaşayan, onu kuşatan bir şeydir bu, kaçınılmazdır. Hayvanların gelecek hakkında hiçbir öngörüsü yoktur. Geleceği hayal etmek gibi bir özelliği bulunmaz. Hayvanlar ütopyasızdır. Güdü ile hareket etmenin temel noktası burasıdır. Hep an vardır; şimdiki zamanda doymak, haz almak ve yaşamı sürdürmek için ne gerekiyorsa onu yapmak. O halde şöyle bir sonuç çıkarıyoruz: Hayvanların geçmişi ve geleceği yoktur, hep şimdiki zamandadırlar. Egemenler, her zaman, hüküm sürmelerinin temel gerekliliği için, bir şimdiki zaman öneriler. Bu ezilenlerin zaman duygusunu köreltmek ve yok etmek için gereklidir. Şimdiki zaman mutlak algılanabilirse egemenlikleri sonsuz olacaktır. Bu yüzden bizim için politika günlük kurlarına göre oynanan bir borsa değildir. O halde idea’yı tarih bilincinin bilediği zaman duygusunu, buna bağlı olarak ütopyayı ve en nihayet insanı öne çıkarmak gerekir.

Güzel, peki geçmişin acı yükünü ve geleceğin bilinemez ağırlığını insanın üzerinden alsak ve insan şimdiki zamanda, şimdiki zamanın emrine uygun, rasyonel olarak hareket etse, insandan kaynaklanan bunca korkunçluk, bunun dayanakları halledilmiş olmaz mı? Gerçek bunun tam tersidir. İnsan bir tarih yaptığı için, tarihin farkında olduğu için, hayal edebildiği müddetçe insandır ve şu yeryüzünde ne olmuşsa -şiir, müzik, teknik, felsefe her şey-  insanın bir geçmiş ve gelecek fikri olduğu için olmuştur. Hayal ettiği, geleceğe kalmak istediği, bir ölümsüz olduğu için. Her şey hayal ile başlıyorsa veya koşullar hayali dayatıyorsa -ki bu idealizm-materyalizm tartışmasına girer- hayale içkin olan ütopyacı durum açıktır. Ütopya her yerdedir, her andadır, insani olanın bütün gözeneklerine yerleşmiştir. Gündelik öfke ve umutta buluruz ütopyayı.

Ütopyanın, onu bir hayal etme, gelecek fikri olarak gördüğümüzde, insan olmakla kopmaz bağını belirtmiş olduk. İnsan ile hayvan arasındaki ayrımı da, başka bir sürü sebebin yanında, buna bağlayabiliriz. En başat özellik mi? Tartışılır. Ütopyaya, düşünce/iddia ve insan olma anlamlarını da eklediğimizde, insan aklını zorlayan ve dolayısıyla yaratıcı bir sürece götüren ütopyadır. Bu bakımdan insanın ayırt edici diğer özelliklerini kapsa(r)yabilir. Burada ütopya’yı total bir fikrin gelecek projesi olarak dayatılmasından, bir tür mühendislikten, insanın bütün yaratıcı kabiliyetini sıfırlayan sekter ideolojik tutumlardan mutlak ayırmak gerekir. Önceden belirlenmiş dogmaların bilinmeyen bir gelecekte yaşanması değildir ütopya. İnsanın imkân ve potansiyelinde mündemiç, sınırları zorlayan, aklı taşıran yaratıcı etkinliğinde saklıdır.

Peter Thomson’un Ernst Bloch’un ütopyacı anlayışı ile din meselesini tartıştığı yazıda şunları belirtir: Ernst Bloch, henüz olmayana dair bir ontoloji yaratmaya yönelik ütopyacı bir anlayıştan söz eder. Verili olanı aşma arzusu tüm insanların yegâne hakiki karakteristiğidir ona göre. Gelecekte mümkün olabileceğe bakabilirsek böylece süreçsellik ve kendi kendini düzenleyip devamlılığını sağlama boyutunu ütopya kavramına iade edebiliriz; şeyleşmiş ve program niteliği taşıyan bir ayrıntılı tasarının sınırlarına kadar varmakla kalmayıp, bu sebepten aynı zamanda onları açabilme boyutunu yani. Adorno tüm hatalarına rağmen Bloch’un, ütopyayı, önceden var olan bir ereğe programla erişim değil de, henüz tamamlanmamış kendi erişim sürecinin sonucu olarak görmekle “ütopya” kelimesine eski itibarını, bu sayede, verdiğini düşünür. Peter Thompson’un belirttiği üzere, Bloch şuna ikna olmuştu: Geleceğe duyulan inanca -hele ki aksini gösteren bir kanıtın karşısında- sıkı sıkıya sarılma işi, insani ilerleme için temel önemde olmasına karşın, tam anlamıyla kavramaktan aciz olduğumuz bir şeye bağlılığı temsil eder. İnsanları, özellikle günümüzde deneyimlediğimize benzeyen kriz zamanlarında cehalet yanlısı ve köktenci metafiziksel açıklamalara iten nokta bu kavranamazlığın ta kendisiydi. Bunu için Bloch, ortodoks ve indirgemeci Marksist solun ne yazık ki anlayamadığı bir tür dinsel gücün potansiyellerinin ve derinliğinin peşine düşmüştü. (Thompson ve Zizek, 2021:109-110)

Ernst Bloch’ta müthiş bir sentez buluruz. Bloch, İbrahimi dinlerde daha iyi bir dünyaya yönelik insani umut ve arzunun dayanıklılığı hakkında ipuçları aramıştı. Marx’a gelmeden önce, Eyüp kitabından, gnostisizmden, erken dönem Hıristiyan apokaliptiklerinden ve Thomas Müntzer gibi ortaçağ heretiklerinden yayılan tarihsel bir isyan geleneğinden geçerek, Kabala düşüncesi aracılığıyla Meister Eckhart, Jakob Böhme, Hegel ve Schelling’e doğru ağır ağır ilerlemişti. Bloch’ta Marksizminde çıkıp gitmeye yönelik heretik bir deneme hep olmuştu. O, nasıl ki insanın henüz tamamlanmamış olduğuna inandıysa tüm kavrayışlarına rağmen Marksizmin de henüz tamamlanmamış bir yaklaşım olduğunu düşünmüştü, çünkü Marksizmin serpilmesine imkân tanıyacak nesnel koşullar henüz tamamlanmamıştı.

Bloch aynı zamanda rasyonalizmi, insan varoluşundaki tortuyu veya fazlalığı açıklamadaki apaçık yetersizliği yüzünden; yani itici güç niteliği taşıyan umut duygusunu, hayal gücünü, inancı, imanı, miti, içgüdüyü, şifreleri, simgeleri, gündüz düşlerini, psikolojiyi, ruhu, dini, irrasyonel olanı ve transendental olanı açıklamadaki yetersizliği yüzünden yerden yere vuran bir rasyonalistti. Bu yüzden ona göre din insan mantığının fazlalığı olarak boşa çıkartılmaması, aksine tam da bu fazlalık niteliğindeki doğası yüzünden öncelik verilmesi gereken bir şeydi. Bloch, artakalana ve verili olmayana düşkünlüğümüzü; anlayabildiklerimizdense anlayamadıklarımıza, aslına bakılırsa anlayamadıklarımıza, düşkünlüğümüzü belgelemişti. Bloch’ta, açıklanamaz olan rasyonel olarak kavranabilir olandan çok daha önemliydi, tam da hem insanın hem dünyanın henüz tamamlanmamış doğasını açığa çıkardığı için, zira bu doğa düşünceyle henüz kavranabilir değildir, tıpkı düşüncenin kendisinin de henüz tamamlanmamış olması gibi. Bloch’taki “henüz (var) olmamışlık” vurgusunun, ne varlık ne düşünce -en azından onun yaklaşımında- henüz sabitlendiğine göre, epistemoloji ile ontoloji arasındaki katı ayrımı silip attığını bir anlamda söyleyebiliriz.

Walter Benjamin ile birlikte Bloch da Luria Kabalası’ndan “ışığın” fazlalık “kırıkları” olarak, dünyanın olumsuzluk şeklindeki yaratımından artakalan bir şey olarak umudun gündelik tezahürleri fikrini almış ve bunları daha iyi bir dünyanın ön-belirişlerine çevirmiştir. İnsanın (ön)tarihi ve kültürünün önceki biçimlerine ait mevcut ideo-teolojik öğeler, ilerlememize engel olmaları bir yana, bize “mümkün olabileceği” anlamanın yollarını sunabilirler; tabii bu ögeler, aydınlığa hizmet etmek üzere özgürleştirilip geri döndürülebilirse. Onunki şöyle bir inançtı: İdeolojiyi, teolojiyi ve kültürü hakkıyla anlama kim ve ne olduğumuz, nereye gittiğimiz hakkında dünyanın sözde sabit, bilimsel, sosyoekonomik çözümlemesinin söyleyeceğinden daha çok şey söylese gerek. Kitaplarının çoğu, insan varoluşundaki karara bağlanmamış gizli olarak var olma/geniş “gizlilik”in yanı sıra olumsal olgusallığa yönelik beyanlarla başlar.

Bloch’un çok zengin ütopyacı yaklaşımında hakikat bir anlık aydınlanma değil bir süreçtir. Ütopyanın uygulanması sürecinde bizler yalnızca bir şeye giden doğru yolu bulmayacağız, aynı zamanda bu şeyi tam da onu elde etme sürecinde fiilen inşa edeceğiz. İşte bu doğru yolu bulma düşüncesindeki yol, henüz asla bulunmadığınız fakat fazlalık olarak umudun somut olmayan maddileşmesini temsil eden bir yere giden yoldur.  (Thompson ve Zizek, 2021:111-125)

Bloch’a göre ütopyayı inşa edecek olan bizzat tarihsel oluş sürecidir, yoksa varlığın gelecekteki bir durumu değil. Şu halde ütopyayı somut kılan nokta tam da onun var olmayışıdır, varlık olarak henüz -var- olmamışlığıdır. Varlık ontolojisi diye bir şey yoktur, yalnızca oluş ve tamamlanma ontolojisi vardır ki bu da ortada kendi başına ontolojinin bulunmaması, yani gelecekte yapılabilir olanın epistemolojik açıdan sınırlanmış bir değerlendirilmesinin, yalnızca bunun bulunması demektir. Şu halde ütopya insan yaratıcılığının bütün ürünlerinde bulunur, bir potansiyel olarak vardır, keşfedilmesi gereken bir imkânlar hazinesidir.

Ütopyalar Sözlüğü‘nde sıradan sınıflamaların beyhudeliğine vurgu vardır. Ütopyaların, anlamı tarihin devinimi içinde yazılı olan tarihselliği üzerine bir düşünmeden yola çıkarak sıradan sınıflamalarda duraklamak yetersizdir. Unutulmuş ve keşfedilmesi gerekenin ütopyacı düşüncedeki temel önemini dikkate alarak, Ütopyalar Sözlüğü‘nün girişindeki temel argümanlarbizim için de geçerlidir. Ne de olsa ütopya bir sentezdir; bir ideanın çok çeşitli yerlere serpilmiş olan anlamlarını, bir bütünsellik olarak, umut ilkesi‘ne dönüştürmektir. Bir senfonidir, bütün seslerin birbirine ulaştığı, fakat her sesin vazgeçilmez ve biricik değerini koruduğu bir müziktir. Bloch’ta olduğu üzere zaten en ütopyacı tür müziktir.

Michele Riot-Sarcey, Ütopyalar Sözlüğü’ne yazdığı girişte Thomas More’un aslında neolojizmin kurucu babası olduğunu söyler. “…More’un Ütopya’sının formel, sıklıkla tarih-dışı bir çözümlenmesinden kalkışarak tasarlanmış olan ütopyacıl türün geleneğin normlarına indirgendiği, bu farklı yansıtıcı yapıların yüze çıktığı tarihi şimdinin üstelemesini engellemek için çoğu kez bir mazeret olarak kullanılmıştır. Sapkınlıklarla benzeştirilen, yıkıcı düşüncelerle özdeşleştirilen, totalitarizmle bir tutulan ütopyalar, öteleri ya da mümkünsüz ortak mutluluğu tasvir edeceklerdi. Ve somut gerçekleşmeleri içinde, bunun tersine ulaşacaklardı: zorba bir yönetimin baskısı altında, insanın yabancılaşmasına.” (Sarcey, Bouchet ve Picon, 2003:5)

İnsana para tanrısının çizdiği sınırlar içinde hayvanî bir yaşamı, köleliği dayatan, insanın umut ve hayal etme kapasitesini boğmak isteyen bu tür ideolojik saldırıyı aşmak gerekir. Ütopyanın henüz varolmayan’a giden boyutuna, Bloch’un gündüz düşlerine, an’daki potansiyeline, gündelik öfke ve umutta içkin imkânlarına, aklın sınırlarını zorlayan, düşüncenin gelişimine katkı sunan sentezine önem veriyoruz.

Sarcey’in belirtiği gibi: “Ütopya aynı zamanda güncelliktir, gerçekleşmemiş bir geçmişin kalıntısıdır, çatışmalı bir şimdinin eleştirisini güçlendirme ve zorunluluğu olarak yeniden ortaya çıkan, doyurulmamış bir ihtiyacın bir tür anımsanmasıdır.” (Sarcey, Bouchet ve Picon, 2003:6)

Ütopyalar rahatsız eder. Düşünceyi bilinen atıflardan, 6simgelerden, imgelerden kalkarak özdeşleştirme kaygısındaki okurun kafasını karıştırır. Dolayısıyla ütopya bir yeniden düşünme, İnsanın kendisini keşfetmesidir bir bakıma. Yeniden düşünmek eninde sonunda düşünce damarlarına eğilmek bu damarlardan bir sentez üretmektir. Unutulanı köşeye fırlatılanı hatırlamak, sığ şemaları aşmaktır.

Ütopyayı yeniden düşünmemiz ve gündeme getirmemizde temel ilham kaynağımız olan Ernst Bloch’la bitirelim:

“İnsan, darda olduğu müddetçe, hem özel hem kamusal varoluşu gündüz düşleriyle doludur; şimdiye kadar başına gelenden daha iyi bir yaşama dair düşlerle.”

“Felsefe ya Yarın’ın vicdanını taşıyacak, gelecekten yana taraf tutacak, umudun bilgisine sahip olacak, ya da artık hiçbir bilgiye sahip olmayacaktır.” (Bloch, 2007)

KAYNAKLAR:

  1. Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği, Monokl Yayınları, 2015.
  2. Alain Badiou, Komünist Hipotez, Encore Yayınları, 2011.
  3. Ernst Bloch, Umut İlkesi Cilt 1, İletişim Yayınları, 2007.
  4. Michele Riot Sarcey, Thomas Bouchet ve Antoine Picon, Ütopyalar Sözlüğü, Sel Yayıncılık, 2003.
  5. Frank Ruda, “Olanaksızı Hatırlamak”, Komünizm: Yeni Bir Başlangıç (Haz. Slavoj Zizek), Metis Yayınları, 2014.
  6. Bertrand Russell, Mutlu Olma Sanatı, Say Yayınları, 2014.
  7. Peter Thompson ve Slavoj Zizek, Umudun Mahremleştirilmesi / Ernst Bloch ve Ütopyanın Geleceği, Ayrıntı Yayınları, 2021.

Yorum bırakın