Karatani’nin Mümkün Komünizmi – Yavuz Soysal

Kojin Karatani, kendisine komünizmin metafiziğinin yeniden kurma görevini veriyor. Kant’ı ve Marx’ı birlikte değerlendirdiği Transkritik & Kant ve Marx Üzerine kitabının temel maksadı budur. Metafiziğin yeniden kurulması, pratik (ahlaki) olanın yeniden kurulmasıdır. Kant’ın ahlaki olandan kastı da, aslında politik ve ekonomik olandır. Kant bir dünya cumhuriyeti amaçlar. Karatani şöyle söyler: “Ben Kant’a pratik bir nedenden ötürü, yani, komünizm adı verilen metafiziği – sonuçta komünizm tam anlamıyla “ahlaki” bir meseledir- yeniden kurmak için başvurdum. Tam da bu sebepten komünizmin eleştirisine ihtiyaç vardır.”

Karatani, toplumsal formasyonların tarihine üretim tarzı değil, mübadele tarzı temelinde bakma fikrini geliştirmiştir. Bu yöntemle, günümüz toplumsal formasyonunun sermaye-ulus-devlet üçlüsü olduğu netlik kazanır.

Karatani’nin şemasına göre, dünyada dar anlamda dört mübadele ilişkisi vardır. İlki, (tarımsal topluluklarda) karşılıklı armağan alıp vermedir. İkincisi, (devlet ile tarımsal topluluklar arasında) soygun ve yeniden bölüşümdür. Üçüncüsü meta mübadelesidir. Dördüncüsü birliktir. Birlik geleneksel topluluklarda görülen yardımlaşmaya dayalıdır, ama oradaki gibi kapalı değildir. Meta ekonomisi aracılığıyla geleneksel topluluklardan bir zaman dilimi içinde ayrılan kimseler tarafından örgütlenen bir mübadele ağıdır. (Karatani, 2008: 344)

Karatani, komünizmin metafiziğini yeniden kurmaya girişirken, aynı zamanda Kant ve Marx’tan yola çıkarak, mümkün bir komünizmi, teorik bir tartışma içinde somut bir proje olarak ortaya koyar. Transkritik’ in son bölümünün son yazısı mümkün bir komünizmi tartışır. Bu yazıdan özetliyorum. (Karatani, 2008: 353-380)

Marx kapitalist ulus-devletin yerine bir tür “birliklerin birliği”nin geçilebileceğini düşünmüştü. Proudhon’unki ise etik-ekonomik bir mübadele biçimidir. Marx’ta bu ihtimalin yok olması Paris Komünü’nün bastırılması ya da Marx’ın Bakunin ve yandaşlarını Birinci Enternasyonal’den kovması değil; Almanya Fransa ve ABD’de 1860’larda başlayan ağır sanayileşmeydi. Aşağı yukarı aynı zamanlarda Marx Kapital‘in üçüncü cildini yazıyor ve kooperatif üretimlerin şirketlerle rekabet edebileceğini düşünüyordu; ama bu asla gelişmedi. Makine üretiminin gücü bu ihtimali boşa çıkardı.

Karatani’ye göre, günümüzdeki durum, Marx’ın kooperatiflerin birliği hakkında düşündüğü çağın koşullarına benzer bir hal alıyor. Buna dayanarak kapitali ağır sanayi ve devlet sermayesi döneminden önce yazılmış bir klasik olarak değil, içinde yaşadığımız neoliberalizm ve küresel kapitalizm çağında yeniden hayat bulabilecek bir metin olarak okumayı öneriyor.

Üretim sürecini artı değerin tek kaynağı olarak görmek yanıltıcıdır. Bu teorileştirme sömürgelerden sağlanan artı değerden payını zımnen talep eden sendikalarla el ele gitmişti. Büyük Britanya’nın sermayesi ile emek hareketlerinin ortak çıkarları vardı ve bu çıkar sömürgelerin aleyhineydi. Çıkarın ulusallaşması daha sonra aşağı yukarı bütün ileri kapitalist ulus-devletlerde yaygın hale gelmişti. (Bu sürecin timsali ise, Engels’in tilmizi olan Eduard Bernstein’in (1850-1932) kendi sosyal demokrat konumundan hareketle Prusya’nın önderlik ettiği Alman İmparatorluğu’nun emperyalizmine onay vermesiydi.)

Emek hareketini muhafazakâr eğilime karşı yeniden devrimcileştirme girişimleri başarısız oldu. Bu girişimler sermayenin birikme sırrını yalnızca üretime bağlayan teoriye dayanıyordu. Fabrika işgallerinin, kapitalizmi felce uğratacağı kanaatine yaslanarak işçilerin bilincini “yalnızca dışarıdan”, öncü parti aracılığıyla devrimcileştirme stratejisi buradan doğmuştu. Karatani’ye göre, her şeyden önce, işçileri üretim cephesinde mücadele özneleri haline getirmek çok zordur. Aslında genel grevler çoğu zaman devletin ve sermayenin savaş bozgunu gibi dış sebepler tarafından zayıf duruma düşürüldüğü zamanlarda yapılmıştı.

Emek hareketini devrimcileştirmede başarısızlığın bir başka sebebi, bizatihi gerçek kapitalizmin klasik ve neo-klasik iktisatların vizyonlarını aşmış olmasıdır. Keynes’in müdahalesi toplam toplumsal sermayenin devlet biçiminde varlık kazanacağı anlamına geliyordu. Marx’ın izah ettiği gibi, kapitalistler kendi işçilerine olabildiğince az ücret ödemek isterler (üretim maliyeti), oysaki diğer kapitalistlerin çalıştırdıkları işçilere potansiyel tüketiciler olabildiğince çok ücret ödenmesini umarlar. Fordizm kitle üretimiyle, yüksek ücretlerle ve kitle tüketimi ile devreye girip tüketim toplumu diye anılan bir tür toplum ortaya çıkardı. Emek hareketi burada kapitalist sistemin içine tamamıyla çekildi, bastırılmak yerine teşvik edildi. Bundan dolayı üretim sürecinde kapitalizmi yıkmak için bir uğrak bulmak gitgide daha zor görünüyor. Ama bu zaten hiçbir zaman mümkün değildi.

Devletin serveti yeniden bölüştürülmesine dayalı sosyal demokrasi fikri, milliyetçi güdüyü farkında olmadan pekiştirir. Artı-değer nihai olarak ulus-ötesi etkileşimde gerçekleşir; yeniden bölüşümde sermayenin de ücretli işçilerin de tek bir ulus-devlette çıkarları vardır. Birinci Dünya Savaşı’nı sosyal demokratlar ve bu ülkelerin işçileri destekledi; İkinci Enternasyonal bunun sonucunda çöktü.

Artık efendi-köle diyalektiği çerçevesinde düşünemeyeceğimiz açıktır. Ücretli emeği köle ya da serfin bir başka çeşidi olarak gören ve emekçilerin zaferiyle sona eren diyalektik miadını doldurmuştur. Kapital‘de öznel pratik için herhangi bir uğrak bulmak zordur. Kapital, kapitalist ekonomiye “doğal tarih” noktasından “teorik” bir görüş açısından bakar. Öznel müdahale boyutunun olmaması gayet doğaldır. Nitekim Uno Kuzo Kapital‘in sadece krizin -devrimin değil- zorunlu olduğunu ortaya koyduğunu ve devrimin pratik bir sorun olduğunu söylemekte haklıdır. Bu “pratik” Kantçı anlamda yorumlanmalıdır. Yani kapitalizme karşı hareket etik ve ahlaki bir harekettir. Sömürüye, yabancılaşmaya, eşitsizliğe, çevrenin imhasına, ayrımcılığa vs. yönelik bütün karşı eylemler baştan aşağı etik ve ahlaki bir nitelik taşır. Sosyalizmin saiklerini ahlaktan aldığı açıktır.

İşçilerin özne gibi göründüğü topos, kapitalist üretimin ürünlerinin satıldığı yerdir, burası tüketimin yeridir. Genel olarak bakıldığında, sanayi sermayesini ayakta tutan artı-değer, esas itibariyle, ancak bir bütün olarak işçilerin ürettikleri şeyleri geri satın aldıkları düzenek sayesinde var olabilir. Artı-değer son kertede tüketim yerinde, yani sermayenin başkalığın karşısına çıktığı yerde ortaya çıkar.

Emek gücünün yeniden üretim süreci, sermayenin döngüsel hareketini tamamlamak üzere içinden geçmek zorunda olduğu dolaşım sürecinden başka bir şey değildir. İşçilerin özne olabileceği uğrak burada bulunur.

Hegel’in efendi köle diyalektiği, kapitalist ile ücretli işçi arasındaki ilişkiye uygulanamaz. Çünkü kapitalist ile işçi arasındaki ilişki özbilinçler arasındaki bir ilişki değil, sermaye ile emek gücü metası arasındaki ilişkiye dayalı bir ilişkidir. Efendi ile köle diyalektiği, ancak üzerinde ölüm korkusunun asılı durduğu yağmaya dayalı ilişkide işler. Mübadele ilişkisinde ise, emek metasının ıskartaya çıkarılması ve ürünleri satılmayabilecek olan kapitalistin korkusu dâhil olmak üzere satılmama kokusu vardır sadece.

Sermaye konumunda olanlar özneldir (etkindir), emek gücünü satanlar ise edilgendir. Kapitalizme karşı verilecek sınıf mücadelesi, tüketiciler olarak işçilerin ya da işçiler olarak tüketicilerin ulus-ötesi hareketi olmak zorundadır. Çevre ve azınlık konularının belirli bir başarıya ulaşmış olmasının sebebi, tüketicilerin gerçekleştireceği bir boykotun sermayenin hayal edebileceği en korkunç şey olmasıdır. Emek ve tüketici hareketlerinin buluşacağı yeni bir bağlam oluşturmak gerekir. Mevcut hareketler arasında kurulacak siyasi bir koalisyon değildir bu. Başlı başına yepyeni bir harekettir.

Varlığımız ile zihinlerimiz üretim süreci ile dolaşım süreci arasında bölündüğü sürece sermaye birikimine ve kapitalizme içkin üretim ilişkisine direnmek mümkün değildir. Kapitalist ulus-devlete karşı muhalefet, ne bir işçi hareketi olmalıdır ne de bir tüketici hareketi; tüketiciler olarak işçilerin hareketi ve işçiler olarak tüketicilerin hareketi olmalıdır. Bu hareket tüketicilerin/işçilerin ulus-ötesi birliği olmalıdır.

Gelişmekte olan bölgelerde bulunan ülkelerin kendilerini dünya piyasasından ayırmalarının ve kendi ekonomilerini özerk bir şekilde geliştirmelerinin imkânı yoktur artık. Karatani için çıkış yolu birlikçiliktedir. Yani yerel bir tedavül kullanan bir tür dolaşım sistemi geliştirmek ve bu suretle üreticiler/tüketiciler kooperatiflerini geliştirip onları Birinci Dünya’daki kooperatiflerle bağlamak. Bu birlik kapitalist olmayan bir ticaret olacaktır ve devletlerin aracılığı olmadan bir şebeke kurabileceklerdir. Bu karşı eylem tek bir ulus devletin hudutları içinde kalamaz.

Tüketici olarak işçilerin hareketi, ancak değer biçimi teorisi (ve sermayenin başkalaşımı: P-M-P) bağlamına yerleştirildiklerinde ve göreli artı değer biçiminden eşdeğer değer biçimine (emek gücü metasından, metaların satın alıcısına doğru) bir konum değişikliği olarak görüldükleri zaman Kopernik dönüşü ile kıyaslanabilir radikal bir içerime ulaşırlar.

Genel grevler temelinde yürüyen strateji emperyalist savaşları durduramadı. Siyasi genel grev yerine, uluslararası olarak birleşmiş işçiler “genel bir boykot”a gitselerdi, yani olağan şekilde çalıştıkları sırada, İkinci Enternasyonal’in önderliğinde (ulusal kökenleri ne olursa olsun) büyük kapitalist ürünleri satın almayı reddetme kampanyası düzenlemiş olsalardı, devletler ve sermayeler aciz kalırdı; zira bu eylemlerin tümü yasaldır ve şiddet içermek içermezler ve sermayeye en çok zarar veren de bu eylemlerdir.

Bu hareket her zaman “fedakârlıkta bulunmaya gönüllü”, kurulmuş, güçlü bir sınıf bilinci gerektirmez. En başından beri, başkalarından fedakârlık talep eden bu tür siyasi örgütler, devletçi iktidar üreten örgütlerden başka bir şey değildir.

Sermayenin kendisini yeniden üretmesini durdurabilmek için, iki çabayı birleştirmeye dayalı bir fikir öne sürer Karatani. İlki, P-M-P döngüsü dışında var olan bir tür üretim ve tüketim, yani tüketici/işçi kooperatifi yaratmaktır. Bu “özgür ve eşit üreticiler birliği”nde ücretli emek (emek gücü metası) yoktur. Bu oluşumu büyütüp genişletmek için, sermayeye dönmeyen, yani faiz gerektirmeyen bir paraya dayalı bir finans sistemi kurmak gerekir. En önemli iş de budur.

Marx’ın kendine koyduğu görev, paranın muammasını çözmekti. Kapital, sermaye dönüşen paraya dair bir irdelemedir. Hem Engels hem de Lenin kapitalizmin devlet düzenlemesi ve planlı ekonomi yoluyla ilga edilebileceğini düşünmüşlerdi. Ama bu fikir, bireylerin özgür bir şekilde ticaret yapabileceği piyasa ekonomisinin ilgasını ve nihayet bizatihi özgürlüğün ilgasını kaçınılmaz kılar. Bu fikir, kapitalist ekonomiye içkin olan değer yasasının ötesine geçmekten de acizdi. Ne Lenin ne de Engels sorunlu bir şekilde eşsiz olan para aşamasının farkına varmıştır.

Para basit bir şekilde bir değer göstergesi değil, mübadeleyi örgütleyen ve tüm ürünlerin değer ilişkisini düzenleyen dolayımlayıcı bir güçtür. Bundan ötürü para, tüm metaların, yani aşkın bütünlüklü -algı X’in ilişkisel yapısının organı olarak var olur. Bu, gerçek piyasanın işleyişinde hipostazlaşır; böylece para fetişizmi ya da paranın kendileri çoğaltması olarak sermaye hareketi ortaya çıkar.

Çatışkı parayı tarafsız hale getirmeye çalışmakla onu aşmak arasındadır. Parayı ilga etmek ya da açmak bu çatışan şartları yerine getirebilecek bir paranın yaratılmasına denk düşer. Karatani bu sorunla uğraşırken Michael Linton’ın 1982 yılında kavramlaştırdığı ve o zamandan bu yana uygulanan YMTS’i (Yerel Mübadele Ticaret Sistemi) öne çıkarır. YMTS katılımcıların kendi hesaplarının olduğu, serveti ve sunabilecekleri hizmeti envanterde sicile geçirdikleri, özgürce mübadeleye girdikleri ve sonuçların kendi hesaplarına kaydedildiği çok yönlü bir hesap görme sistemidir. Merkez devlet bankasının tedavülüne karşıt olarak YMTS’nin tedavülü diğer mal ve hizmet alacak olanlar tarafından çıkarılır. Bu sistem herkesin kazancı ile kaybının genel toplamı sıfır olacak şekilde örgütlenmesidir.

Kapitalist piyasa ekonomisine karşıt olarak YMTS’de para sermayeye dönüşmez. Bunun sebebi hiç faiz olmaması değil, bu sistemin aynı zamanda sıfır toplam ilkesine dayanmasıdır. YMTS’deki para, sadece bütün malları ve hizmetleri birbirine bağlayan ve özerk bir şey, kendi kendini amaçlayan bir dürtü haline gelmeyen genel bir eşdeğerdir. Burada para fetişi ortaya çıkmaz.

YMTS birliğin ilkeleriyle tamamen uyumludur. Etik-ekonomik bir birliktir. Geleneksel cemaatler veya piyasa ekonomilerinin para topluluklarında olduğu gibi, ait olmayı mecbur kılmaz. YMTS’deki toplumsal sözleşme Proudhon’un hayal ettiği “birliğe” benzer. Bireyler istediği zaman bırakabilir.

YMTS’nin son veçhesi, inisiyatifin tüketicilerin elinde olduğu dolaşım sürecinde oluşmasıdır. Kapitalist işletmelerle rekabet yerine, işçiler olarak tüketicilerin özgür, özerk öznelliğini geliştirebilir. Kapitalist ulus-devlete yönelen karşı-eylem hiçbir şekilde şiddet içermemelidir. Parlamenter sistem böyle bir yol gibi görünür. Fakat o da şiddet içerir. Parlamentarizm devlet iktidarına arzu duyar.

Mahatma Gandhi’nin stratejisi şiddet içermemenin güzel bir örneğini verir. Onun İngiliz ürünlerini boykot etme ve tüketici/üretici kooperatiflerini geliştirme gibi direnişleri önemlidir. Kapitalist olmayan kooperatifleri geliştirme arzusu olmasa, bu boykot yalnızca ulusal sermayelerin saadetini umursayan milliyetçi bir hareket olur çıkardı. Dolaşım cephesine dayalı içkin ve dışkın karşı-eylem tamamıyla yasaldır ve şiddet içermez, bu yüzden hiçbir kapitalist ulus-devlet ona karışamaz.

Devleti zorla ele geçirme fikri her zaman eylemin kendisinin de devlete benzemesine sebep olur. Parlamento yoluyla toplumu dönüştürme çizgisindeki sosyal demokrat strateji de devlet aygıtının bir parçasıdır. Karatani’nin önerisi birliktir. Kapitalist ulus-devlete yönelen karşı-hareket kendi mübadele ilkesi olarak birliği ve birliklerin birliğini kapitalist ulus-devletin mübadele ilkesine karşı bir alternatif oluşturmak üzere aşama aşama inşa eder.

Yorum bırakın