– Allah’ın eşrefi mahlûkat olarak yarattığı Âdem’in henüz ölmediğini ilan etmek,
– Tarihin insani olan ile insani olmayanın üzerine gelişen mücadelesinde insan tarafında kalarak
– Ve insana öğretilen adalet, kardeşlik, fedakârlık, özgürlük, eşitlik isimlerini hatırlatmak;
– Tarihin akışını doğru istikamete yönlendirmek üzere;
· Toplumsal hak ve sorumlulukların sadece bir ceza ve infaz derekesinde ele alınıp ortak iyiyi (maruf) ve kamusal erdemi (maslahat) inşa etmenin hayatın dışına atılıp parçalanmasıyla paralel olarak, kodlanarak verilmiş uyuşturucu ve saptırıcı çalışma sistemlerinin tüm toplumları acizleştirdiği, sosyal riskleri telafi projeleriyle zayıf bırakılmışları (mustazafları) nesneleştirdiği,
· Fıtratın ayrılmaz bir özelliğiymiş gibi insan ilişkilerini hırsın, şansın ve paranın organize etmesinin istendiği ve planlandığı, bunun dışında kalanların önemsiz olgular olarak vasıflandırıldığı ve dışlandığı,
· İnsan olmanın ve çalışmanın saygınlık ve özgürlük getirmediği, kazançların bireyselleşip kayıpların toplumsallaştırıldığı,
· Basiret ve bellekleri egemen sınıfların prizmalarında kırdırılıp, sürekli aynı yanlış zirvelere tırmandırılmaya çalışıldığı şu zamanda, insanlık adına bir umudun belirginleşmesi amacıyla bu çağrıyı yapmak zorunluluk haline gelmiştir.
Çünkü:
· Her türlü adaletsizliğe yol açacak fikirler, en temel doğrular haline gelerek yeryüzünde yine egemen olmuştur. Bu durumun sanki doğa kanunuymuş gibi sunulması ancak, insanın belleğini yitirmesi ile mümkün olabilmektedir. Hayatın her alanına yapılan müdahalenin yanında, ezber hale gelmiş mızraklı kalıplar üzerinden sahteliğin küstah, nobran, buyurgan ve militanca sunumu ile insanlık dilsiz, ümitsiz ve çaresiz bir haldedir.
Sürekli biçimde gerçek yerine yalanın peşinde koşulması, kalplerdeki hastalığı arttırmıştır.
· Bu durumu yeryüzünü fesada boğanların düzeni olarak tanımlamaktayız. Varlığını tarif eden özellikler ve geliştirdiği programlar, ilmin ve insani haysiyetin kılavuzluğundan farklı olarak, zanlar ve vehimler üzerine bina edilmiş çelişkiler demetidir. Bilim ve teknolojide bunca gelişmeye rağmen, adaletin ve refahın, hem bireyler hem de toplumlar arasında yaygınlaşamamasını ve insanlık tarihinin geçirdiği bu en kanlı yüzyılın nedenini izah etmek, başka nasıl mümkün olacaktır?
Akıl ve insanlık dışı bu sürecin vardığı yer, hak ve özgürlüklerin askıya alınması ile toplumların ve mekânların parçalanmasıdır. Yapılanlar bir savaş siyasetidir.
· Korku ve kaygının gölgesi insanlığın geçeceği yollarda ayakları çelmek amacıyla pusuda beklemektedir. Tüm insanlık ve tüm toplumlar dar bir geçittedir. İlim ve hakikatten yoksun, korku ve kaygıların sahte gücü üzerinden uydurulmuş kurgular olarak batıl, insanlığın yaşamını ve uygarlığını biçimlendirmiştir.
Amacı, insanların ayakları üzerinde durmasını, eşitliğini ve birliğini engellemektir. Bunun için insanlar arasında hiç de tabii olmayan düşünsel ayrılıklar, coğrafi ve etnik sınırlar oluşturarak aslında ‘birleşmesi gerekenleri’ ayırmaktadır. Çünkü varlığını ve gücünü ancak bölme ve adil olmayan paylaşım üzerine bina edebilmektedir.
· Yeryüzündeki her türlü kötü fikir, çirkin hareket bu sistemin üretimidir.
Dini o ifsat etmeye çalışmış, insanlığı materyalizm, fuhuş, faiz batağına o sokmuştur. Ayak bastığı her yeri bereketsiz yapmış, ekinleri ve nesilleri mahvetmiştir. Doymak bilmez, sömürerek biriktirme ve biriktirdiği ile hükmetme iştahının tatmini için tarihsel koalisyonlar oluşturarak, kendisine mani olacak her ne varsa, hala yok etmeye çalışmaktadır. Kirletmediği düşünce ve ilke, iğdiş etmediği topluluk, sisler ve karanlıklar arkasına atmadığı bir ümit bırakmama kararındadır. “Bekle! sıra sana da gelecek” sahte ümidini, bu yapının devamını sağlayan ideolojik bir işlevselliğe büründürmüştür. O her şeyi; aile, ahlak, umut, sevgi, sorumluluk ve insanlığın yüce değerleri adına her ne varsa, bölmüştür, soldurmuştur, ayağa düşürmüştür ve çiğnemiştir.
Bu sistemin azgınlaşmış unsurlarının besin kaynağı, hırs ve yalandır. Hırsları yüzünden el koyarlar, yalanlarıyla meşrulaştırmaya çalışırlar ki hakikat örtülsün.
· Var olan bu düzen, vehimlere dayanan bir toplumsallaşmanın neticesidir ve sürdürülemez. Yükünü tüm insanlığın çektiği, sefasını süren az sayıda insanın idare ettiği bu düzen, varlığın tabiatına aykırı iken, nasıl oluyor da gerçek gibi sunulabilmektedir.
Uydurma ve vehimler, hakikatlerle karşılaştığında parçalanıp yok olmaya mahkûmdur. Çünkü kendisini yıkılmaktan kurtaracak asil bir özelliğe asla sahip olamayacaktır.
Egemenlerin eyleyiş tarzı haline dönüşmüş politik felsefi anlayış ve eyleyişlerin tümü, insana olan yabancılaşmasını meşrulaştıracak her türlü zihinsel ve maddi becerilerini kaybetmiştir. Dünya halklarına bir gelecek perspektifi sunamamaktadır. Bu çalışma sistemlerinin neticesi olan siyasetler, hiçbir şeye kalıcı çözüm getirememiştir. Bu yüzden de bu sistemin idealizasyon ve iyimserlik dönemi sona ermiştir. Buna rağmen, yeryüzüne yayılmış milletlerin toplumsal yapılarını, direnç gösteremeyecekleri bilgi, servet ve iktidar yoluyla, kapsamlı bir kuşatma ve denetim altında tutma çabasındadırlar. Merkezlerinde, gizli toplantılarında üretilmiş kasvet kaynağı değer yargılarını, insanlık üzerinde uyguladığı şiddetin kaynağına dönüştürmüşlerdir.
· Dünyadaki toplumlar, şu an itibarıyla, herhangi bir insani yüksek değer üretememenin büyük trajedisini yaşamaktadır. Toplum için varlığını gerekli görmeyen bireyin de aslında kendisine ait gideceği yer kalmamıştır. Arz, insana daraltılmıştır. Bu halin neticesi olarak eski ve yeni biçimiyle, uydurma düzenin insanlığı tehdit eden yapısı, çırılçıplak ortadadır.
· Toplumların kendisini geliştirme imkânını ve böylelikle geleceğinin tümden elinden alınmasıyla,
· Kendisini oluşturan tüm değerlerin ve anlamlandırmaların işlevsizleştirilmesiyle,
· Dünyanın ve insan haysiyetinin sorumsuzca ve onursuzca tahribinin devamıyla,
· Siyasetin ve ekonominin toplumdan kopuk, topluma rağmen konumlanması sayesinde toplumların pasifleştirilmesiyle,
· Milletin tümüne ait kaynakların ve imkânların, muhtelif imtiyaz rejimleri biçimi ile sürekli sömürü ve bağlılık aracı yapılmasıyla,
· Mülksüzleşme ve mesleksizleşme üzerine geliştirilen eşitsizliklerin, asimetrik bir siyasallaşma ve toplumsallaşmayı zorunlu kılmasıyla,
· Adalet ve eşitlik hedeflerinin anlamsızlaşarak, yok edilmesinin sanki doğal bir durum gibi kabul edilmesiyle,
· Tarihten, toplumsal geleneklerden doğan bünyesel zayıflıkların, bir türlü aşılamayacak kültüyle devralınan ve şimdi de devam eden yanlış politik konumlanma ve tutumların derinleştirilmesiyle,
· Küresel planlayıcılar ile bunlarla eklemlenmiş parça bölük mahalli yapıların yürüttüğü ağır ve bunaltan kuşatması yüzünden, tüm insanlık, hegomonik vasfa bürünmüş sistemin tutuklusu haline gelmiştir.
Bu tutukluluk hali tüm toplumsal faaliyetleri kuşatmıştır. Hegomonik yapıyla eklemlenerek, varlık ve etkinlik oluşturmaya dayalı mevcut çalışma tarzları, artık insan için, ontolojik bütünlüğüne nispetle, anlamlı olmaktan uzaktır. Bu anlamlandırma sorunu, bir davranış bozukluğunu da beraberinde getirmektedir. Bilinemez ve kavranamaz ilişkilerin içinde bulunma, bireysel kariyer planlarını ve somut ve yakın karşılıklar elde etme ahlakını başat hale getirmiştir.
Bizatihi bu tür sistemik faaliyet tarzlarının içinde olanların da kabullenemediği, kontrol edemediği, süreçlerini tayini ve tespiti işlerinin başka niyetlerin belirlediğinin bilgisine vakıf olduklarını, karar ve eylemlerin anlam ve içeriği konularında sürekli şüphede olduklarını ve izahta zorlandıklarını tespit etmekteyiz.
Riyakârlık, sistemci muhafazakârlığın içinde kendisini örgütlemiştir.
· Bu sistem, eşitsiz gelişme prensibinin kabulü üzerinden hareket ettiğinden, çelişkilerini sürekli evrensel düzlemde yeniden üreterek derinleştirmiş ve tekellerin hâkim olduğu bir dünya gerçeğiyle tüm toplumları karşı karşıya bırakmıştır. Bu, insanlığın karşısında olan bir dünya sistemidir. Sonuçta:
Artık hiçbir toplum kendisine çizmiş olduğu topraklarda, kendi geleceğini belirleyecek alanlarda ve gelişen olaylar karşısında, bir denetim yeteneğinde olduğu iddiasında bulunamamaktadır.
İnsanlar kendi topraklarına ve akrabalarına yabancı hale gelmiştir.
Bu sistem, kendisini vatan ve akraba yerine koymaktadır. Sisteme ihanet, vatana ihanettir. Akrabalığı ve aynı vatanı paylaşmadan kaynaklanan tüm ilişkileri bozmakta ve yok etmektedir.
Bunlara ilaveten sistem, gelişmişlik ve az gelişmişlik kavramları ve bunların tarihsel nedenlerini aşan; kültürel ve ekonomi politik alanlardaki siyasal temsilleri anlamsızlaştıran bir sonuç doğurmuştur. Çünkü dünyada farklı gelişim çizgisi üzerinde derecelenmiş ülkeler gerçeğine, yeni ve farklı bir gerçeklik olarak, tüm toplumlar içinde benzer eşitsizlik üreten yasalar egemen olmuştur. Artık tüm bozukluklar ve çelişkiler, evrensel içerikte olup, cevabı da evrensel olacaktır.
· Şu an dünyadaki ülkeler ve toplumlar, siyasi olarak bu çelişkileri aşamayacak gerici siyasi tutumlar içindedir. Bu gericilik,
· Mal ve mülkü nimet biçiminde koruyamamakta,
· İnsanın neslini ve geleceğini güven altına almaktan aciz kalmakta,
· İnsanlarının yaşamları üzerindeki tehdidi kaldırmak bir yana, sürekli artırmakta,
· Vehimlerle aklı felç edip, yozlaşmanın alanını genişletmekte,
· Toplumu bir amaç uğrunda kenetleyen tüm yüksek idealleri, karartmaya ısrarla devam etmektedir.
Bu sefihliği sürdürmek isteyenler ve destekleyenler, adaletin gerçekleşmesi halinde, temeli olmayan üstünlüklerini yitireceklerini düşünen azgınlar ve yağmacılar ve bilgilerini az bir pahaya satanlar bilmelidir ki, bu düzen, ezilmiş, yoksun bırakılmış milyarların gerçekleri dile getirmesiyle ve hareketlenmesiyle yıkılacaktır.
Yeni bir çağa ihtiyaç vardır ve zorunludur. İnsanlık tarihinin çok önemli dönemeçlerinden birinde olduğumuzu açıkça ifade ederiz. Şu anda insanlık, evrensel ölçütte yeryüzünde karşılaşılan en trajik ve en hızlı değişimlere gebedir.
Varlık ve beka; insan, grup, millet ve tüm toplumlar açısından doğal davranışın nedenleridir. İnsanın tarihi vazifesi, bu sinir sistemini uyarılarla işlevsel hale getirmesi gerekirken, bir bilinç kaybıyla malul olması büyük dramdır. Varlık ve bekanın şartlarını ortaya koymak, sorunu teşhis etmek, puslu ve soğuk gecelerden çıkıp aydınlık ve ısıtan gündüzlere kılavuzluk etmek, tüm çalışmaların önünde en önemli vazife olarak durmaktadır.
Toplum ihtiyaç ve beklentilerinin dışında, kendisine sürekli bahane üreten ve ancak bu şekilde meşruiyet alanı oluşturabildiğini iddia eden, birbirlerine benzeme yarışı ve ikame politikasıyla hareket edip bunu besleyen, zulmün oyun ve eğlence haline dönüşmüş boş işleriyle uğraşının yerine, hayatın gerçekleri üzerine bina edilmiş somut ve işlevsel bir hareketi oluşturmak zorunlu hale gelmiştir.
Bu nedenlerden dolayı yeni bir toplumsal düşünüşe ve bu tarihsel rolü üstlenecek toplumsal harekete ihtiyaç vardır.
Bu hareket:
İnsanın fıtri birliği temelinde düşüncelerini geliştirir ve yapılandırır.
Değişimlerini doğruluk ve uygunluk ekseninde sabitleşmiş değerler üzerine bina eder.
Açık ve rızaya dayanan, en geniş manada mensubiyet oluşturan bir anlayışın sahibidir.
İnsanlık için doğru istikamette giden ve adaletin örneği ve tanığı olan bu toplumsal hareket, sağlam ve genişleyen birlikteliklerle ve düzen kurarak, vazifesini üstlenir, marufun gerçekleşmesi ve kötülüklerin izalesini sağlar.
Yapılacak iş, azme değer bir iştir.
Hür şahsiyetin mahalli müstakarrı olan insan, artık kendi benliğini daha anlamlı ve derin bir hisle algılamak durumundadır. İnsanlar hilkatte eştir. Birbirleriyle ilişkileri bu temel üzerinde yükselmelidir.
İnsani birlik ekseni, insana ait bir bilinçle başlar ve bu bilinç her bir insan şahsiyetinde, parçalanmadan ve şubelere ayrılmadan, tek bir bütün olarak devam eder. İnsan tekinin ve bölünmüş toplumların kendi kendisine yeteceğine dair anlayış, artık sadece işe yaramaz, teolojik bir inanç olarak düşünülecektir.
Bu bütünlük kavrandığında, hayat anlam kazanacak ve mutluluk vücut bulacaktır. Doğruluk ve iyilik, topluma ve bireye ait değerlerin hiyerarşik sıralamasında değildir. Bir işi en güzel biçimde tasarlamak ve yapmak, insani birlikteliklerin gelişmesini sağlayan en doğru davranış tarzıdır. Zorlukların üstesinden gelme yerine, kolaya kaçarak bölünmüş ve bütünden koparılmış işlere odaklanma, hiçbir problemin nihai çözümü olamayacaktır. Sadece belirli aksaklıkların üzerinde durarak, çalışmaları daraltmak, geride eksik kalan işler için hayıflanma yanında -daha da önemli olarak- başka ve derin çıkmazların nedeni olabilmektedir. Yapısal bozuklukların, devamlılık gösteren, bir sonraki aşamaya sirayet eden, o düzeyi de bozan bir fonksiyonu da vardır.
Bir düşüncenin ve eylemin tam olarak ortaya serilmesi ve hedeflerin buna göre belirlenmesi, en önemli husustur. Doğruluk ve iyilik açıktır, somuttur ve tehir kabul etmez. Gündelik yaşamın kurgusu ve idealler ile toplumun bir bütün olarak anını ve geleceğini şekillendirmek, aslında insanın kendisine neyi layık gördüğü ile doğrudan ilgilidir.
Eğer insanlar birbirini yok eden değil, yıkayan eller gibi olacaksa;
· Yeryüzünde tevazu ile dolaşmayı unutup, emeği, ekini ve nesli tahrip eden şımarmış zalimlerden,
· İnsani hürriyeti kısıtlayan felsefi fikirler önerenler ile neme lazımcılardan,
· Olanı meşrulaştıran, onu olması gerekene tercih eden politika heveslilerinden,
· Nihilist saçmalıklarla, hayatı insan ötesi bir hale taşıyıp, ümitsizce kısır döngüye girenlerden ve
· Lüzumsuz sübjektivitelerde takılıp kalanlardan teberri edilmesi gerekir.
Bu kötülük odakları için söylenecek çok bir şey yoktur.
· Konuşmalarının başka, işlerinin neticelerinin başka olduğu açığa çıkmıştır.
· İnsanların iyiliğini ve adaleti istemedikleri açığa çıkmıştır.
· Milletlerin aleyhine gizli niyet ve düzen sahibi oldukları açığa çıkmıştır.
· Milletlerin mallarına ve emeklerine musallat oldukları açığa çıkmıştır.
· İnsanların iyiliğini isteyenlerle mücadele arzuları açığa çıkmıştır.
· Tabiatlarında suça yönelme olduğu açığa çıkmıştır.
· Tefrika içinde oldukları ve korktukları açığa çıkmıştır.
Mühletleri bitmiştir.
Sistemin egemenleri ve ondan faydalananlar, artık her umduklarına nail olamayacaklardır.
· İhtiras ve hasetleriyle baş başa bırakılacaklardır.
· İnsanlara gösteriş yapmalarına müsaade edilmeyecektir.
· Kendilerini müstağni sayamayacaklar.
· İnsanlara buyurgan bir tarzda konuşamayacaklar.
· İnsanlara zulmedemeyecekler.
· İster gönüllü, ister gönülsüz versinler, onlardan hiçbir şey kabul edilmeyecektir.
· Artık yaptıkları işlerden hayır gelmez.
Bu sebepten insanlar içinde gerçek muhataplarımız;
· “Yaratılışın hikmetinde hakkın kaim olması vardır” diyen,
· Fıtratın tertemiz özüne sıkıca tutunan,
· İyi ve ince anlayış sahipleridir.
Çünkü bunlar iyilik odağı şahsiyetlerdir.
İçlerindeki güzellik, dışlarına çıkmıştır. Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş ekine benzerler ki, bu ekicilerin de hoşuna gider. Bunlar:
· Ahitlerine ve emanetlere sadakat sahibidirler.
· Hakka ve adalete riayet edip insanların iyiliğini isterler.
· İnsanları yüceltirler ve kusurlarını giderirler.
· Gevşemeden mücadele/cihad ederler.
· Zalimleri zelil ve rezil ederler.
· Yurtlarında şükürle kalırlar
· Rızkın temizine yönelirler.
· İşlerini birlikte ve birbirlerine danışarak yaparlar.
· Akletme ve müşahede ile ibret alırlar.
· Allahtan ilim, vakar ve hilm isterler.
· Allahtan başka kimseye kulluk etmezler.
· Zorluklara sabrederler.
Çağrımız;
· İnsanlık içinden şahitlerin ortaya çıkması,
· Geçek bir arınma ve yeniden inşa ile birlikte,
· Tüm fitne fücur yapıların tasfiyesini içeren,
· “Hayat verici olan’’ düşünce ve hareketleredir.
Bütün bu hususları gözeterek, tüm çalışmalarımız, birbirini tamamlayan iki tarzda geliştirilecektir:
Birincisi, insanın ve toplumun kendisini değiştirmesi ve yenilemesi ile yurdumuza ve toplumumuza sahip çıkacağız.
İkincisi, bu değişimin dünya ölçeğinde geliştirilmesi, insani bir uygarlığın ortaya çıkması ve adaletin yeryüzünde gerçekleşmesi için toplumlar arası dayanışma içinde olacağız.
TOPLUMCU HAREKET
Ferdi dramlar ve hakikatten uzak ütopyalar arasında sıkışıp kalmış insanlık, kurtuluşu için, hem iç dünyasının zenginliklerini, hem de topluca hareket etmeninin genişletici unsurlarını seferber etmek ve iki denizi birleştirmek durumundadır. Bu birleştirme, insanın ve toplumun hayatında büyük bir enerjiyi açığa çıkaracaktır.
İnsanın insanlığa hitabı, hareketimizin temel karakteristiğidir.
İnsanlık için adalet talebinde bulunmayan ferdiyetçi söylem, toplumu hareketsiz ve geri bırakılmışlığa mahkûm etmekte, toplum için insanı nesneleştiren düşünce de, iktidarlara hizmet için iktidarı olumlayan hale bürünmektedir. Parçalanmadan sonra geriye ne insan, ne de toplum kalmaktadır.
Bu hitabın hem bireyciliği aşan, hem de toplum adına seçkinci olmayan bir içeriği olacaktır. Galibi olmayan cepheleşmelerin ve gevezeliklerin insanlığa bir şey kazandırmadığı ortadadır.
“Olmasa da olur, olursa da bir şey fark etmez” içerikteki tüm söylem ve eylemlerin, ciddi olarak aklın ve kalbin süzgecinden geçirilmesi zamanı gelmiştir. Mevcut bütün düşüncelerin ve çalışmaların, nihai olarak neyi hedeflediği gerçek sorununu, insanlığın önüne koymaktayız.
Sessizlik ve eylemsizlik, tarihte hiçbir zaman yol olmamıştır.
Hakikat, adalet ve iyilik adına insanların söyleyecekleri ve yapacakları hiçbir zaman bitmez. Hayat, nihayete ve dar sınırlara sahip değildir.
Allah, hem ilim, hem de kudret bakımından tekdir ve kâmildir. O en büyüktür, kullarına en yakın olandır ve her daim bir iştedir.
Bu inançtan alınan cesaret, idrak ve güvenle bu çağrı, kendisini “efradını cami ağyarını mani” bir şekilde ifadelendirir ve kaziyeyi muhkeme olarak der ki:
· Farklı zaman ve coğrafyalarda geliştirilen insani ilişkilerin şekillenmeleri olan toplumları, sosyal ve iktisadi yapılarıyla bütün olarak ele almak gerekir. Bu ilişkiler ve yapılar, tesadüfî veya mekanik olmaktan öte, temelde bir dünya görüşünün üzerinde gelişmiş olup tarihi şartların yansımasıdır.
· Tüm ilişki ve yapılar, yeryüzü ölçeğinde değerlendirilir. Geçici ve yalıtılmış mutluluk adaları bir seraptır. İnsanlığın sorunları, evrensel bir karaktere sahiptir. Çözümü de evrensel düzeydedir.
· Düşünce ve eylemlerin, olaylar ve eşyalar dünyasıyla kurduğu ilişki yüzünden insani olanla toplumsal olanı aynı denklem içinde değerlendirmekteyiz. Bilimi ve siyaseti birbirinden ayrı görmemekteyiz.
· Bu birliktelik, toplumsal ve bireysel kapasitelerin (şahsiyetin) oluşumunda enerji kaynağıdır. Sorun, bu ilişkinin doğru olarak ortaya konması ve bu uğurda ne yaptığını ve yapacağını bilerek, tereddüde düşmeden, vakarla gayret gösterilmesidir.
· Düşünceler, hareketler mutlaka somut karşılıklar üzerinden kendisini ifade etmelidir. Hayatın somut problemleri ile düşünceler arasındaki kopukluk, parçalanma kabul edilemez.
· Mevcut verili şartlar ve durumlar, değiştirilebilir ve doğruların hayata geçirilmesi mümkündür.
Bu tarihi yürüyüşümüzde, insanlığa nimet olarak sunulmuş Hz. Adem ve Hz Muhammed çizgisinde belirginleşmiş vahyin kılavuzluğunu, insana ve topluma ilişkin ortak iyinin ikamesi ve fesadın izalesini amaçlayan bir hareket olarak önemsemekteyiz. Vahyin istismara imkân vermeyen temiz mevcudiyeti, öğüt almak isteyen insan için bir nimettir.
Bu nimet, insanın tarihi yürüyüşünde şuurunu aydınlatarak her zaman zihne hareket kazandırmıştır. Nebilerin mesajlarında farklılık görmeden, tümünü tasdik eden ve son nebi anlayışıyla belirginleşen Müslümanlık, tarihsel görünümler ve kişisel tutumların ortaya çıkardığı farklılıkların ötesinde bir mana ifade eder.
Bu anlamı ile Müslümanlık; samimi, açık, anlaşılır bir içerikte, insanın marufa doğru istikrarlı hareketiyle başlayıp, bunu etkinleştirip, şahsiyetli bir toplum olma amacıyla, iyiliğin tavsiyesini, onaylanmasını ve kötülüğün engellenmesini, uzaklaştırılmasını sağlayan, hak ve adalet duygularımızı geliştiren temel dinamiğimiz (inanç ve pratik) olmuştur.
Bu anlayışın ayrılmaz cüzü olan hayırlı gelecek hakikatinin idraki, insani güçlerimizin yenilenmesi ve güçlenmesiyle bu dünyada da geniş ve kapsamlı bir hayatın yolunu açan, ümitsizliği yok edip, karamsarlığı dağıtan idrakin kaynağıdır.
Bu idrak, bütün kullaştırıcı pratikleri reddederek, insani faaliyetlerin tabii bir zeminde değerini yükseltecektir. Bu mana itibarıyla kişiler veya kurumlar, yanılmaz otoriteler olarak kendini hakikat yerine koyamazlar. Her insan, sorumluluğunu kendisi üstlenmek durumundadır. Üstlendiği bu sorumluluk, ebedi hayatın hayırlı olmasının sebebi olacaktır.
Bu tavrın karşısında, hayatın derinliklerine ve yüksekliklerine hitap yerine, ondan uzaklaşmayı maharet bilenler veya sahte faaliyetleri, merasimleri organize edip, aracı bağlılıklar oluşturan yönelişler her zaman olmuştur. Bu durumu cehalet/cahiliye olarak vasıflandırmaktayız. Cehalet, manevi esarete zemin teşkil eden saptırıcı ve karıştırıcı bir işleve sahiptir ve insana vurulan en önemli darbedir.
Bu değerlendirme, temel değerleri itibarıyla da aynı kapsamda kendisini ifade eden anlayış ve topluluklarla, ortak marufun ikamesi sadedinde, insani haysiyet gereği yapıcı bir ilişkiyi gerektirecektir.
Bu çerçevede, insani nitelikler içinde realitelere uygun, kişisel ve sosyal tavırlara yön veren en önemli haslet olarak kişilere ve kurumlara devredilemez sorumlulukanlayışını görmekteyiz.
Sorumluluk bilinci, tüm tekliflerin ve erdemlerin mihveridir. İnsan yaptıklarından da, yapmadıklarından da sorumludur. İnsanın başıboşluğu ve duyarsızlığı, kategorik olarak kabul edilemez. Yozlaşmanın ve kötülüklerin (fitne ve fesat) nihai olarak herkesi etkileyen ve kuşatan özelliği vardır. Sorumluluğun zor bir ödev olduğu bilinci, düşünce ve eylemlerimizde güzeli, iyiyi, doğruyu ve faydalıyı yakalama imkânını verecektir. Sorumluluk, bireyin ve toplumun hedeflerine göre yeniden biçimlenen dinamik bir ilkedir. Biçimlenme sürecindeki tek gerçek temel, işlerin sonunda Allah’a döneceğinin bilgisidir.
Bu bilgi, tüm davranışların temel düzenleyicisidir. Din, tek olan Allah katındadır ve eşrefi mahlûkat olan insan, kendisine yetecek hakikatleri anlama ve kendisini geliştirme yetisine sahiptir.
Bir edimin yerine getirilmesiyle ilgili ileri sürülen nitelik ve nicelik yoksunluğu bahanesinin yerine, marufa ulaşmak için ortaya konulabilecek sayısız yollar her zaman bulunacaktır. Akıl sahipleri için bu durum mümkün bir haldir. Olumsuzluklar, arızi bir hal olarak görülüp, derhal giderilmelidir. Çünkü marufa yönelik hasletlerin değeri, şahsiyeti ortaya çıkaran niyet, yol ve yöntemle alakalıdır ve doğrudan irade kudretine bağlıdır. İki kişi, iki toplum arasındaki fark, sorumluluk bilinci nispetiyle oluşur.
Bu fark;
– Kuşatıcı, katılımcı ve inşa edici bir dil,
– İnsanın kendisini yapıcı bir özne olarak anlamlandırabileceği karar ve eylem usulleri,
– Ortak bilinci geliştiren, ilerici ve özgüvene dayalı politik tavırlar üzerinde gelişir.
Basiretin ve salih davranışın yeryüzü denilen meydanda açığa çıkması; kimin ne yaptığının belli olması; mümkün olana vücut verilmesi, imkansızlık bahanesiyle imkanların devredilmemesi; insanın aklına, yüreğine ve eline gerekli ıslah imkanlarının sunulması; düşüncenin derinlik, yapıcılık, yenilik ve ciddiyet kazanması için bir topluluğun marufa yönelik birleşmiş iradesi anlamında tarzı azim olan devrimci yöntem şarttır.
Bu tarz da toplum, umursamazlık ve gevşeklik halinden hareket haline geçerek, kendi varoluş dayanak ve imkânlarını hikmetle oluşturacak, işleri ölçüsüne irca edip arzı genişletecektir.
Bu yaklaşımın temelinde; ‘sizden biriniz çirkin bir şey görürse onu eliyle düzeltme’, ‘birer ve ikişer ayağa kalkarak muhakeme edip vehimden keskin görüşe ulaşma’, ‘ayakları toprağa vurarak atalet hastalığını geçirme’ ve ‘topluca hareket etme’ usulleri vardır. Ki, takbih edilen sonuçların tutsaklığına irca edilmiş davranış ve iş biçimlerinden çıkıp, arzu edilen sonuçlar için sebepler inşa olunsun.
İnsani edimlerin neticesi, sonuç doğurucu olup, bunlar kural olarak toplumsal yapının geneliyle ilişkilendirilerek değerlendirilir. Hedef, insanlığı marufta birleştirmek ve ayrışmalara karşı durmaktır.
Bu hedefin kendisiyle kurulacak ilişki, tarihin gerçek kuvveti olacaktır.
Aralarındaki işleri paramparça edenlerden olmamak için, çabalarımızı birleştirme gayesi ile hareketimize “toplumcu hareket’’ ismini uygun gördük.
Çünkü:
· İnsan kendisini diğer insanların halinden ve geleceğinden soyutlayamaz. Toplum da insanın hali ve geleceğinden sorumludur. Fesat ve zulüm son tahlilde yapanları aşıp herkesi kuşatan bir özelliğe sahiptir. Maruf denilen de esasta ‘iyiliklerin yaygınlaşarak herkesi kuşatması’ halidir. Kaçma ve ihmal kabul edilemez. Toplumcu hareket bu sorumluluğa hep birlikte sarılmak bilincinin ifadesidir.
· Toplumsal ilişkiler insani kardeşlik dayanışmasını gerekli kılmaktadır. İnsanların yapı taşları gibi birbirine kenetlenip güçlenmesi ve bir topluluk düzeni oluşturması, en doğru tarzdır. Hepimiz birbirimizdeniz. Yardımlaşma ve dostlaşma olmazsa insanlık fesada uğrar. İnsanlar haklarına tecavüz edildiğinde veya hakları eksiltildiğinde, ona karşı birlik oluşturmak zorundalar. Başka da yöntem yoktur. Toplumcu hareket, bu ihtiyaca cevap olacaktır.
· Her birimiz karşılıklı haklarımızı ancak rıza üzerinden değerlendirebiliriz. Rıza ise hakkın mahallinde yani “ne ise o halde” tutulmasıdır. Yine aynı inançta olanlar birbirlerinin velisidirler. Birbirine destek olanların yardımcısı ve dostu Allah’tır ve sonra melekleridir. Allah nimetlerini ayrımsız tümümüz faydalansın diye yarattı. İnsanlığın büyük imtihanı bu nimetlerin kullanımı ve dağılımı üzerinden olmaktadır. Toplumculuk fikri bu değerlerin oluşumunda yol gösterici olacaktır.
· Eğer yeni değerlerle şekillenecek bir toplum isteniyorsa, bu özel bir toplumcu anlayışa ve programa sahip olmakla mümkün olacaktır. Vasıtaların bolca olduğu, ama amaçlarını yitirmiş bir dünyada toplum olmanın yeni bir anlamına da ihtiyaç vardır. Toplumculuğu birey ve grup çıkarlarının ötesinde bir hareket ve davranış prensibi üzerinden yapılandırmaktayız.
· Var olan tüm çelişkiler toplumda açığa çıkar. Gerçeklerle yüzleşme, insani ilişkilerin tümüne ait tasavvurla mümkündür. İnsani vasfın geliştirmesi amacıyla ortaya konulacak programlar, toplumun dirlik ve düzeni ile birebir irtibatlıdır. Toplumun dirlik düzeni meselesi, bu anlamda bir tanımlama ve isteğin ötesinde, dinamik bir katılım ve var olma halini ifade ettiğinden temelde bir ahlak meselesidir. Tüm zalimler akrabadır. Kimliği ve sıfatı ne olursa olsun zulüm ve onun müesseseleşmiş hali oligarşiler insanlığın karşısında bir konumlanıştır. İmkânlarımızı ve çalışmalarımızı, halkın tamamını kuşatacak ve alakalandıracak bir hareket modeli olarak toplumculuğu tarif etmekteyiz.
· Birbirini yok eden eğretilenmiş tutumların ötesinde, insanların bilinçle beceri-meslek ve mülk-onur sahibi olarak oluşturduğu yeni bir toplumsallaşma, paylaşımcı ve katılımcı, eşit ve hür bireylerin ortak çabalarıyla oluşan hayatın mutluluğuna ulaşma yeteneğine sahip olacaktır.
Toplumcu hareket bu şekilde kendisini diğer tutumlar karşısında konumlandırır.
Bilmeliyiz ki, insana güven, ümit veren ve bunu artıran toplumlar yükselen, bu güveni ve ümidi veremeyen veya azaltan durağan ve şaşkın toplumlar alçalan toplumlardır. Zorluklar, yükselen toplumlara yaratıcılık ve dinamizm kazandırırken, yolunu şaşırmışlar, her zorlukta kendilerini imha edecek değersizliklere mahkûm olurlar.
Bu mahkûmiyetten kurtulmak için, hep birlikte çalışmanın sıhhat kaynaklarını belirlememiz gerekmektedir. Bu kaynaklar, butlana mani olacak, fesadı giderecek bir doğruluk-sahihlik düzeyine sahip olmalıdır. Doğruluk-sahihlik düzeyi ile yapılan işin kendisinden elde edilmesi gereken neticelere-akıbetlere terettüp edip etmediğini kast ediyoruz.
Topluca hareketin meşru temeli, adalet ve güvenlik talebidir. Adaleti ve güvenliği iddiadan gerçeğe dönüştürmek ancak, kendisine bağlı değişmez ve değiştirilemez insanlığın erdemi üzerinden geliştirilecek iradeye bağlı sebeplerin inşası ile mümkündür. Bunun da başlangıç noktası, emanete ve ahde riayettir.
Emanet, halkı fesatçılardan koruyacak önlemleri içeren, insanların iradeye bağlı birlikteliklerin mihverinde bulunan hakkın kendisidir.
Hak ise esasları belirli değerler sistemi üzerinde gelişen, sınırları belirlenmiş, açık, anlaşılabilir, uygulanabilir bütünlüğü ifade eder.
Yolu ise, mülkü ve ilmi yararlanacak olanların istifadesine ayrımsız sunmaya bağlıdır.
Ahde riayet ise, halkın işlerini altüst edecek, düzenlerini bozacak yollara sapmamaktır.
Bunun için:
Toplumcu hareket iradeye bağlı eylemi önemseyen gerçek bir harekettir.
İnsan, yarınını bugünden hazırlar. Bilmek ve buna göre davranışta bulunmak, işlerin sonunda nereye varacağının bilgisine sahip olmakla mümkündür. İnsanlar ve hareketler arasındaki ihtilafın hakiki sebebi, sonunda neyi istedikleri ile ilgilidir. Bu istek, iradeye bağlı eylemle açığa çıktığında, realite-gerçek denilen durum belirir. Bu gerçeklik durumu, insanın zati olarak içinde olduğu dinamik süreçlerin bütünüdür. Bu eylem, kategorik olarak iki yönde gelişir: Ya salih bir ameldir, istikameti hayra yöneliktir; ya da şer bir ameldir, istikameti ifsada yöneliktir. Her birey ve toplum böylece kendi durumunu ve yapısını ortaya koyar.
Hayra yönelik gösterilecek irade, yeni ve farklı bir gerçeklik olarak vücut bulacaktır. Doğru istikamette bulunmak, başlı başına bir değer ifade eden hakikat zeminidir. Bu istikamette sebat edenler, bu yürüyüşleri esnasında kendilerine lazım olan bilgilere de kavuşacaklardır.
Tamamıyla maddi koşullara ve yorumlara hasredilmiş yozlaşmış eylem anlayışına sahip olanlar, insanlığa hayat verecek gerilimlerin kemali olan iradenin değerini anlamaktan uzak kalacaktır. Bu yüzden, hayatın mihverini, adı sürekli değişen kör kuvvetlerin elinden alıp iradeye teslim etmek zorundayız.
Bir toplum, kendisini kuşatan sahteliklerden kurtulmak istiyorsa, önce kendisine yönelmeli ve iradesini kendisini değiştirmeye odaklamalıdır.
Bu durum, alışkanlıkların ve sinizmin engellemelerini ve süre giden sahtelikleri ortadan kaldıracaktır. Toplumların kendi gerçek beklentilerini iradi olarak ortaya koymasıyla, yapay ve yanıltıcı görüntüler ile iltibas ve kör şahsi meyiller engellenecektir.
Toplumcu hareket bir aydınlanma hareketidir.
İnsan tüm imkânlarıyla afak ve enfüste olanı kavramalı, kendisini sınırlayan bilgisizlik ve idraksizlik sorunlarını aşmaya eğilim göstermeli, daha mutlu bir hayatın oluş kuvvetine yön ve şekil verebilmek için kendisine fırsat vermelidir.
‘Halkını karanlıktan aydınlığa çıkart; onlara Allah’ın günlerini hatırlat.’ görevi tüm oluşum ve gerçek değişimlerin kaynağı olmuştur. Bilgi bu çerçevede müşahhas, yani tarihi ve toplumsal olana önem vermekle başlayan ve devamında bu olguları ferasetle değerlendirmekle mümkün olan bir sonuçtur.
Somut durumların somutta mikyası, insanlığa var olandan olması gerekene doğru hareketin imkânını verecektir. Somut olanla yüzleşmekten uzaklaşma ve inkâr, yön kaybının nedenidir. Toplum bir aynadır. İyilik ve kötülük, aydınlık ve zulüm bütün direk ve dolayımlı biçimleri ile nihayetinde toplumda şekillenir. Bu sıfatlar, tabiatıyla insanlığın gündeminin aktif taraflarını belirtir.
Materyalizmin ‘trajik son’ ana fikrinin ümit kırıcı dogmatizminin, her olguyu belirlenmiş yön ve biçimlere sabitleyen sınırlayıcı etkilerine karşı insanın, kendisi üzerinden hayatını ve yönünü yeniden düzenlemesi için, kötülüğü ve iyiliği bilinçte açığa çıkarmak durumundadır. Düalizmin saptırdığı biçimde iyilik ve kötülük ayrı ontolojik varlıkların faaliyetleri değil, herkes için açığa çıkması ve gelişmesi mümkün olan insana ait vasıflardır.
İnsanın, temiz özünün yanında, ona yapışık ve ilişik özelliği haline gelmiş hareketsizlik ve yozluk, bilgi ve değerlerin ele geçirilmez özellikte ve dokunulmaz uzaklıkta olduğuna dair anlayış da kara cehalet kültünden kaynaklanmaktadır.
Akletme, insanının kendisini sürekli akıl tarafından uyarılır bir halde tutmasıdır. Bu uyarıları kendisine, topluma ve tabiata bakarak yapar. Akıl nimeti, marifeti tahsile ehil olduğundan, çelişkiden nefret eder, kendisine benzer olan güzelliğin kemaline yönelir. Kemal özlemi ve güzellik sevgisi aydınlanmanın içeriğini tayin ederek bir fikir örgüsü oluştururlar. İnsan, güzel ve kâmil bir şekilde yaratılmasıyla, tasarruf kudretine ve faal olma haline zatında müsait olmuştur. Akletme, toplum içi hareketlenmenin başlaması manasına gelir. Bakışlar ve davranışlar, bu çerçevede, köklü bireysel ve sosyal kötülükleri kaldırmaya yönelecektir. Çelişkiler yumağı haline gelmiş uyuşuk, mefluç bellekler ve insan haysiyetiyle barışık olmayan bayağılaşmış düşünceler, sömürü ve zulme dayanan toplumsal ilişkilerin ve yapıların devamını sağlamaktadır.
Bu yüzden insanlık, körleştirici ve tutsak edici cehaletin her biçimine karşı uyanık olmalıdır.
Hayat, zaman içinde sürekli hareket halindedir. Evren ve doğa, sürekli oluşum halindedir. Bu dinamik anlayışta, tarihle hayatın ilişkisi organiktir. Çünkü tarihi dediğimiz olgu, sürekli ve bütün dediğimiz hareketlerin kendisidir. Evren nasıl yapılmış bitmiş bir nesne değilse, tarihte öyledir. Aynı anlayışın devamı olarak, tarihi zaman dediğimiz olguyu, münferit anların rastlantı eseri birleşiminin ötesinde kabul etmek gerekir. Bu yüzden, insanın gideceği yere yapacağı yolculuk, düşünce ve hareketin yönünü belirtir.
Hareket düşüncesi ile toplumun hali ve geleceği üzerinde kurulacak ilişkiler, elit içi içeriği ve dolaşımı aşacak, sıhhatli bir toplumsallaşmayı intaç edecektir.
Toplumcu hareket ahlakı yaşanan hayat üzerinden tanımlar.
Güzel ahlak; ye’si ümitle, nefreti muhabbetle, sahte olanı gerçekle, baskıyı özgürlükle, ifsadı ıslahla, kibri tevazuuyla, hayasızlığı edeple, yokluğu çalışma ile giderir, değiştirir.
İnsani hayatın devamlılığı hakikati, atalet halindeki fıtri özün açığa çıkmasının gerçek nedenidir. Niyetin kendi iç derinliğimize adım atmasıyla istenilene meyil gösterilmesi, hürlüğümüzün en açık ifadesidir. Tamamen bize ait bir yönelimden bahsetmekteyiz. Bir fiili, bu şekilde kendimize ait kılarak, tasdik ve teyit ederiz.
İyilik ve kötülük, insanın kendisine aittir. Dış tesir ve şartların değişimi, buradaki isteğin iradeye dönüşmesiyle, iyilik lehine nefiste karar alma ile gerçekleşir.
İnsan, inanç ve fikirde hedef olarak ortaya koyduklarını gerçekleştirme iradesini, ahlaki bir tutum olarak benimserken gerçekte kendisini yüceltmektedir. Tutumdan kastettiğimiz, işe mana katmaktır. İnsan, ölçü ve pratiğiyle sadece toplum tarafından şekillenerek ortaya çıkmadığından, yapmak ve oldurmak istediği bir şeyi iradesine bağlı olarak, bilerek tercih etmesiyle ahlak, davranışlarla ortaya çıkar ve müşahhaslaşır. Tercihin ve isteğin dışında iyilik ortaya çıkmaz. Bunun için şahsi iştirak ve şahsi mücadele zaruridir. Ahlaki tutumlar, toplumun şekillenmesinde aracısız iştirak halidir. Bütün bunların mecmuu, ahlakın şekillenmesinin bir yönünü belirtir. Diğer yönü ise, senin gibi düşünen ve tercihte bulunanların desteği ve teşvikidir. Bu yönlerin kavşağında, toplumun ahlaki görünümü belirir. İstekle davranış arasındaki fark azalır. Bu ilişkide bir iç tutarlılık vardır. Dolayısıyla her tercih, bir ahlaki davranıştır. İnsanın tarafsız olduğu söylenemez.
Hareketimiz, ahlakı, dar anlamda faydalılık ölçütlerine indirgemez. Tüm faaliyetlerdeki yüce gayenin insaniyet adına olması, ahlaki menfaat kavramıyla açıklanır. Fedakârlık tutumunun gerçekçi tarzda yorumu, ancak bu nam ve hesap içinde mümkündür. Sıradan menfaat, ahlaki menfaat karşısında boşluk ifade eder, kendi içinde tutarsızdır. Biri kişisel tatmin temelinde, diğeri vazife temelinde yükselir.
Hodbinlik temelinde insan, hüzün ve mutluluk hislerini, yanılarak ferdi iyilik ve kötülük kavramları içinde geliştirmeyi yeterli görebilmektedir. Acele hüküm verenler, insanın özü ve idraki ancak buna müsaittir, derler ve insanın değerini düşürürler. Vicdanı ise, bu çerçevede, yalnızca kendileri üzerinde tesiri olan büyütülmüş kaygıların nedeni olarak tarif ederler ve köreltirler. Şahsi menfaat üzerine yapılan bu eksik atıflarla, toplum menfaatinin oluşum kaynağında da yanılmaktadırlar. Böylelikle, kişisel faydayı gerçekleştirecek fiillerin, topluma araç yapılarak etkinleştirilmesiyle, toplum çıkarı haline dönüştürülmesi bu gün insanlığın en büyük problemi olmuştur. İnsanlığın şaşırdığı ve birbirini kandırdığı kerteriz noktalarından biri burasıdır.
Ahlakın kişisel menfaat temelinde tasavvuru, onun varlık nedeninden kaynaklanan bağımsız karakterinin inkârıdır. Hayvan insiyakı ile insan davranışlarının kıyaslaması, insan olmanın ontolojik hakikati ile çelişmektedir. İnsanın tüm insanlardan ayrı ve farklı özel menfaati temine odaklı tavrı, fıtratına ve üyesi olduğu toplumuna yabancılaşma halidir. İnsani ilişkinin bu anlamda bir tek değişkenli fonksiyona indirgenmesi, tam bir dar görüşlülük ve yozlaşmadır. Bu mantığa göre, insan, engelleninceye kadar diğer insanın rızası hilafına hareket edecektir. Aynı durum toplumlar içinde cari olacaktır. Bu anlayışa göre, inanç ile ahlaki tutum arasındaki irtibat yersizdir. Çünkü kişisel menfaatlerin denge bileşkesinin teminatı, yeterli görülmektedir. Şu an insanlığın içine düştüğü büyük çelişki, burada belirginleşmektedir. Çünkü bu anlayışın tarih boyunca insanlıktan istediği fedakârlık ve sabır, her zaman, dinin istediğinden fazla olmuştur. Sonuçta, ahlak, bir fazilet polemiğine dönüştürülür.
Vazife temelinde gelişen ahlakta ise insan önce menfaate değil hakiki prensiplere bakar. Bu prensipler, ortak iyi (maruf) ve fedakarlık ekseninde şekillenir. İnsanın bu eksendeki davranışları, ahlakı müşahhas hale getirir. Ahlaklı toplum, bu manada insanlığın başat maslahatıdır ve kategorik olarak mutlaklık ölçüsündedir. Tam da ahlaki faydayı ifade eder. Bu faydayı açığa çıkarmak, kendisine bağlı şartları yerine getirmekle mümkün olacaktır. Bu şartlar:
· Her şeyin başı niyettir. Gerçekte neyi elde etmek istiyorsan onun için çalışıyorsun ve karşılığı da o olacaktır. Niyet açık olmalıdır ve herkes tarafından bilinmelidir.
· Malayaniyi (boş işleri) terk etmektir. Bilgiden güç kazanarak ve işleri faydalı olanla değiştirmek gereklidir.
· Kendimiz için arzu ettiğimizi, kendimize layık gördüğümüzü, herkes için de gerekli bilmek ve buna göre davranmak şarttır.
· Doğruluğundan, güzelliğinden şüphe edilenleri terk etmektir. Açık, şeffaf ve bilinenler üzerinde sabitkadem olmaktır.
· Rızkın temiz ve helal olanına yönelmektir. Sebebi emek, şartı rızadır.
· Her şeyde en güzele (ihsana) talip olmak gerekir. Kötülüğü ihsan ile önlemek, iyiliği ihsan ile kaim kılmak fesada mani olmaktır. Bir ihsanın karşılığı ancak, daha güzel bir ihsandır.
· Hayâ (utanma) duygusu, en önemli şarttır. Utanmazlar dilediklerini yapmakta olduklarından, hayâ sahiplerinin vakarı, ahlaklı bir toplumun inşasında vazgeçilemez bir tutum olacaktır.
Toplumcu hareket özgürlükçüdür.
İnsanın özgürlüğünü ortaya konulması için sağlam bir ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke Allah’ın bize bellettiği “ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz’’ duasında ifadesini bulur.
Birinci düzeyde, yetke biçiminde kişinin Allaha bağlılık dışındaki tüm bağlılıkların giderilmesi amaçlanmakta, ikinci düzeyde ise, özgürlük durumunu geliştirecek bilgi, beceri ve maddi kazanımları isteme duruşuna sahip olmaktır.
Özgürlükçülük, gerekçesini Allah’tan ve yaratılmış olmaktan alan, ‘insan eyleminin ve aklının sahibidir’ anlayışını belirginleştiren, sorumluluğun ve ahlakiliğin vazgeçilemez, devredilemez ontolojik ve epistemolojik kertesidir.
Zihnin özgürleşmesinden, siyasal özgürlüğe değin gelişen dinamik süreç içinde yakalanacak evrensel tarz, varoluşun anlamlı kılınmasıdır. Fert ya da toplum olarak bağlayıcı, kullaştırıcı, köleleştirici her tarihsel ve toplumsal duruma, koşula, ilişkiye karşı insan olmanın onurunu ve erdemini koruyan bir vazife ve haktır.
Gerçek bir toplumsal hareket, fıtratın ve yeteneğin açığa çıkması hedefi için, insanı özgürleştirecek bir yola ve yönteme sahip olmalıdır. Hareketimiz çok ayırıcı bir vasıf olarak, insanın hayat verici olanlara yönelimini kolaylaştırmayı ve insanın tortulaşarak ağırlaşmış yüklerini hafifletmeyi amaçlamaktadır. Boynuna dolanmış tarihi ve maddi açmazlarından insanlığı kurtulmaya davet etmektir.
İnsanı şahsiyet olarak tanımlamanın başka bir yolu yoktur. Bu yolun en vefalı arkadaşı özgürlük bilincidir. Özgür insanın işlerde takip ettiği tarz, bir azimdir. Azmin kaynağı da mesuliyet idrakidir. Kuvvetini de kemal özleminde ve güzellik sevgisinde bulur.
İnsanın kendisini kuşatan her ne var ise, vehimden ibarettir. Azmin başlangıcı bu vehimlerden kurtulmaktır. Sorumlulukların yerine getirilmesinde özgür olmama hali, bahane gösterilemez. Çünkü kendisiyle aynı durumda olan bu geniş arzda, milyarlarca insan bulunmaktadır. Kendisine özgürlük yolunu, bu insanlarla kader birliği için yapacağı dayanışma gösterecektir. Bu dayanışma, özgürlüğü geliştirecek ve teminat altına alacak en doğru yoldur. Dayanışma, salt bir kavram olarak değerlendirilmemeli, yaşam ve eylem biçimlerine ulaşmalıdır.
· Özgür insanlar işlerini birlikte alınan kararlarla yapan insanlardır.
· Karar oluşturma hakkının sınırlanması, nedenlerini eşitlikçi olmayan politik ve ekonomik süreçlerde bulmaktayız. Bu süreçlerin tasfiyesi, insanın erdemini açığa çıkaracağından, zorunludur.
· İnsan olmanın koşulu olarak; akla, aklın kullanımına ve etkinliğine yönelik her türlü engellemelere karşılık, özgürlükçülük ilkesine dayanma hak ve ayrıcalığına sahip çıkılacaktır.
Toplumcu hareket eşitlik prensibini vazgeçilmez bir hedef olarak kabul eder.
İnsanların eşitliğinden bahsetmekle çok zor ve dik bir yokuşu tırmanmaya başladığımızın farkındayız. Öyle ki, bu zorluğun şiddet derecesi, böyle bir amacın gerçekleşmeyeceğine dair zihinlerde tortu oluşturmuştur. Bu öyle bir cehalet tortusudur ki, Allah’ın tüm elçilerini ‘ne yani bizler senin bahsettiğin ayak takımıyla eşit mi olacağız’ türünden alaylı cümlelere muhatap kılmıştır. Hâlbuki;
· İnsanların aslı birdir ve insan şereflidir.
· Allah insanlar arasında ayrım yapmaz.
İnsanlar arasındaki tek fark doğrulukta sebat edenlerle etmeyenler ve bunun idrakine sahip olanlarla olmayanlar arasındadır. Ki bu fark, insanlar arasında ayrımcılığın nedeni değil, her türlü olumsuzluğa rağmen, insani öze uygun kalabilmenin ispatıdır.
İnsanlık, kardeşlikten ve dünyanın üzerinde beraberce yaşamaktan bahsedecekse, böylesi zor bir işe seferber olmalıdır. Eşitlik hedefi, kardeşliğe giden en kısa ve düzgün yoldur. Toplumcu hareket, temeli dayanışma ahlakı olan, bir politik kimliktir. Bu hareket, insanları, birbirine güç veren yapı taşları gibi kenetleyen dayanışma zeminleri oluşturmada, karşılıklı yardımlaşmaya davet eder. Gerçek marufun, bu olduğunu tespit eder.
Mülkün heder edilmesini (israf) ve insanlardan kaçırılmasını (atıl tutulması) engellemek, insanlığın ortak görevidir. Çünkü mülksüzleşme ve değersizleştirme, bir kölelik ve marabalık sistemidir. Bu anlamıyla piyasa, sermaye ve üretim ilişkileri; soyut, genel, tarih ve toplum dışı değil, tarihsel ve toplumsal süreç ve mücadelelerin neticesi olarak değerlendirilecektir.
· Allah’ın yarattığı her şeyde, insanlar eşit haklara sahiptir. Su ve hava gibi, bu değerlerin insanlığın ortak faydasına sunulduğunun zihinlerde kabulüne bir engel yoktur. Bu hareket, mülkün Allah’a ait olduğu bilincindedir. Allah’ın arzı geniştir ve insanlığa yeterlidir. İnsani emeğin, yer ve gök nimetleriyle ilişkisi için herhangi bir aracıya ihtiyacı yoktur. Rızkı yaratan da, genişleten de Allah’tır. Nihayetinde rızıkta eşitlenmeyi istememek, Allah’ın nimetlerini inkâr etmenin yanında, tüm kardeşlik ve adalet iddialarını da aldatma ve yalan haline sokar.
· Eşitlik, politik, sosyal, iktisadi, hukuki içerikleriyle insani edimlerin hepsini içine alan ontolojik değerdir. Eğer toplumdaki bireyler, birbirlerine karşı sorumlu olacaklarsa, bu eşitlik hakkının ayrımcılığı ortadan kaldırarak somutlaşmasıyla mümkün olacaktır.
· İnsanın, kendisini farklılaştıracak ilave imkânları, diğer insanların da talep edeceği normaldir. Kendimiz için sevdiğimizi diğerleri, başkaları içinde istemek, insani kardeşliğin gereğidir. Zor olan durum budur. Mevcut hali aşıp, tüm insanları üretim ve paylaşım sürecinde verimli katılımını sağlayacak imkân ve vasıtaları oluşturmaktır. Bu yolun bizzat kendisi mübarektir.
İnsanlık tarihinin en derin sapmalarından biri, insanların eşitliği düşüncesinde ortaya çıkmıştır. Kaynağında da, kendisini müstağni görmek isteyen insanın ihtirasları vardır. Bu ihtiraslar yüzünden de, bir kısım insanlar ve toplumlar, diğerleri üzerinde istila ve imtiyaz sistemleri kurmuşlardır. Bu sistemler, sanki kâinatın tek ve vazgeçilmez düzeniymiş gibi sunulmaktadır. Hâlbuki işin temelinde, ihtirasın, menfaat ve fırsat ideolojisi haline büründürülüp diğer insanların rağmına geliştirilmesi fikri vardır.
İnsanlar arasında eşitsizliği tabii görenler:
· Tüm insanlık için hak olarak emredilmiş ve yaratılmış olanların, aslında bazı insanların tasarrufunda olması gerektiğinin mantıksızlığına sahiptir. Bunlara göre bu dünya, az sayıda insanın oyun ve eğlencesi için yaratılmıştır. Kendilerini toplumdan ve diğer insanlardan ayrı tutup büyüklük taslayanlar, geliştirdikleri istila ve imtiyaz rejimleri ile insani ve üretken olana düşmanlık gösterip, hayatın her alanında yol kesen bu eşkıya takımı, insanlığın sınıflı yapılar içinde olmasının nedeni olmuşlardır.
· Eşitsizliği, geçici zemin ve imkân farkından, ontolojik düzeye çıkarmışlardır. Eşitsizliği ilkeleştirmişlerdir. Bu anlayışa göre, eşitsizliği gidermek için, tarihsel şartları irdelemek ve insanlar arasındaki eşitsizliğin şekil, yapı ve nedenlerini araştırmak gereksizdir. Bu yüzden, katılım ve paylaşım, insani onura yakışmayan tarzda, şımarık ve gasıp egemenler üzerinden yapıla gelmiş olup, insanların özgürlüğü kısıtlanmış, özgünlüğü ve emeği sıradanlaşmıştır.
· İnsanların hakkı olduğu halde (olanı ve) eline geçmeyenleri, iane biçiminde ve eksik olarak, onlara uzatır gibi yapmakla, zulümlerin en büyüğünü işlemişlerdir.
İnsanın, eylemine…
İnsanın, insani birlikteliklere…
İnsanın, arza yabancılaşmasının nedeni olmuşlardır.
Eşitsizliğin tarihsel nedenlerinin, mülk üzerindeki tasarruf biçimlerinde aranması gerekmektedir. Mülkün tarihsel olarak devletçe temellük edilmesiyle, az sayıda kişinin temellükü arasında nitelik farkı yoktur. Farklı olduğuna dair bilinç yanılgısı, çarpık bir medeniyet ve toplum algısının nedeni olmuştur.
Her iki tutumun ortak temeli, insanı mülk, iş ve kendi geleceği üzerinde tasarruftan alıkoymasıdır.
Toplumcu hareket bu çerçevede;
· Mülkü, çalışarak değerlendirmek isteyen toplum üyelerinin intifasına sunulmuş bir hale getirmeyi hedefler. Bireyin toplumdan böyle bir hakkı vardır. Hareketimiz, seçkinci ve sınıflı modelleri reddettiğinden, servetin belli kişiler elinde dolaşımını veya topluma önderlik iddiasında bulunan katılaşmış hiyerarşik yapıların teşekkülünü aşmayı hedefler. Servetler yaygınlaşmalı, toplumlar ve toplumu oluşturan insanlar güçlü ve katılımcı olmalıdır.
· Çalışmayı, bir insani hak ve hak doğurucu bir değer olarak görmektedir. Karşılıklı rızanın oluşması, ancak çalışma üzerinde gelişebilir. Toplumun en temel vazifesi, her bireyine bu hakkı elde etmesini ve devamlılığını sağlamasıdır. Ta ki, toplumda tembeller ve despotlar heveslenmesin. Rıza düşüncesi, adalet kefelerine başka bir değerin koyulmasına asla müsaade etmez. Toplumsal onur, şahısların bir iş ve meslek üzerinde faaliyette bulunarak elde ettiği sonuçtur. Eşitlik hedefi böylelikle, bireyin kendisinin ve ailesinin her türlü ihtiyacını karşılayacak bir çalışma ve yaşam kültürünü önceleyen ve bunu da geliştiren biçimde, tüm coğrafyalara yayılmış toplumlarında, Allah’ın nimetlerinden faydalanacak nizamı tesis edecek adalet hareketine dönüşecektir. Toplumcu hareket, çalışma neticesinde elde edilen kıymetlerin, imtiyazsız bir şekilde adil bölüşümü üzerinde ısrar eder.
· İhtiyaçların ve fazlasının temininde, bilinen ve bilinmeyen emeklerin hakkını tespit eder. Gerek sermaye birikiminin, gerekse bilgi birikiminin, bir biçimde tüm insanlığın katkılarıyla oluştuğunun şuuru, idrak sahiplerinde vardır. Bu yüzden, ancak, imkân ve fırsatlar eşitlendikten sonra, bireysel beceri ve gayretlerin neticesinde oluşan fazlalıkların infakı, tezkiye amaçlı olacaktır.
· Sermayeyi, insan emeğini, insani onurla ve şahsiyetle eşitlediğinden, kullanıma hazır, organize olmuş ve dayanışma içindeki emek olarak tarif eder. Bu tarif, var olan ilişkileri veya var olan maddi koşulları bahane ederek, insanı eşyaya ve nedenlere bağlı kılmaz. Yeni ilişkiler ve maddi koşullar üreterek -ki toplumun potansiyeli burada saklıdır- sorunları çözer. Eşitlikçi düşünce, bu anlamıyla, medenileştirici bir hamledir.
· Her karar için bir istişareyi zorunlu görür. Bu aynı zamanda bir eyleyiş biçimidir. Sadece idareye memur kişilerin seçimi ve atanması işiyle sınırlı biçimsel ve temsili sistemin yerine, katılımın dinamik hale geldiği eyleyiş biçiminden bahsediyoruz. Seçilmişin veya atanmışların iradesi, beklentileri ve zaafları, millet iradesinin önüne geçemez. Ancak, birlikte alınan karaların uygulanmasından sorumlu olan kişilere itaat mümkündür. Bu itaatin anlamı, ortak irademize saygıdır. Bu şekilde manasını verdiğimiz “hâkimiyet milletindir” anlayışı, toplumun siyasallaşmasında ve siyasal faaliyetlerinin anlamlılık kazanmasında önemli bir eşitlik değeridir.
Bu mümkün hal, toplum içinde, toplumsal mücadelenin çemberinde varlığını ortaya koyacaktır.
Hür bireylerin somut talepleri, eşitliğin teminatı olacaktır.
Toplumcu hareket toplumlar arası dayanışma ve birliği hedefler.
Toplumsal hayatın kaim ve daim olan temelinde, zaman ve mekânı biçimlendiren değişmez prensipler vardır. Ancak bunlar, toplumların maslahatları temelinde sürekli bir biçimde geliştirilmeli ve derinleştirilmelidir. Bu kabiliyeti, toplumlar asla yitirmemelidir. Yoksa donukluk ve çürüme kaçınılmazdır.
Her nesil, yaptıklarından özel olarak sorumludur. Çağa kendi dehasıyla (zekâsıyla), idrakiyle müdahil olmak durumundadır. Bunu yapmakla, kendi süreklilik unsurlarını ilerletmiş olacaktır. Hareket noktası, değişmez, süreklilik ihtiva eden özelliklerin, zaman ve mekâna bağlı görünümlerde müşahhaslaşmasıyla, varoluşunu anlamlı kılacak, ona gayret verecek gelişme imkânlarına sahip olacaktır. Bu gayreti dinamik bir şekilde etkinleştirmek, o neslin başarısı olacaktır. Birbirine benzer düşünceleri ve apolojetik tutumla olup bitenleri tekrarlamak, hiç bir duyguya ve olumlu eyleme sahip olmamakla eştir.
Hareketimiz, ufukları ve hareket alanlarını genişletme gayesine matuf katkılara açık olmak ve insani öze uygun bir düzen kurmak için, insani eylemin somutlaştığı mekân fikrini, marufa ait değerler üzerinden geliştirir ve onu nimet biçiminde yeniden yapılandırır.
Bu nimet algısının iki yönü vardır. Birincisi, bu mekânı paylaşanların nimet üzerinde tasarrufunun tam ve kâmil olmasıdır. İkincisi ise bu nimeti tüm insanlığın faydasına olumlu bir içerikte değerlendirme mecburiyetidir.
· Mekân, bu yapılanmasıyla herhangi bir coğrafi birim olmaktan çıkar, insani eylemin ayrılmaz bir bileşeni haline gelerek, kardeşliğin, güvenin, ortak sorumlulukların zeminini teşkil eden, insanların toplu hayatlarının nasıl olması gerektiğinin örneğinin verildiği bir yurt(vatan) olur. Bu anlayışta mekân, tıpkı zaman ve üretim koşulları gibi, denkleme dâhil olmuştur.
· Bu mekân, insani haysiyet ve onur bağlamında, bir şükretme vesilesidir. Bu vesile, her ferdin ülkesini kalbi gibi görmesini ve hissetmesini gerekli kılar. Tanışmak, anlaşmak ve beraberce çalışmak üzere yurt vardır.
· Bu yurdun meskûnları, din, dil, ırk, cinsiyet farkı gözetmeksizin, herkesi bünyesine alan ortak bir ifadelendirmeyle, haklarını güven içinde, eşit ve özgürce kullanan toplum vasfına kavuşurlar.
Toplumların, mekânda vücut bulmasında gerekli, biçimlendirici ilkelerimiz şunlardır:
· Öncelik, insana ait temel düşüncenin belirgin olmasındadır.
· Hürriyet, eşitlik ve dayanışma temelli bir siyasal felsefe,
· Tarihi ve toplumsal olaylar ile birlikte tabiatın anlaşılması ve ona karşı tutumu belirleyen ilmi düşünce,
· Ortak yaşamı geliştiren ekonomi politik çerçeve,
· Yaşam sitilini belirleyen ve rızayı oluşturan hukuksal düzen,
· Güvenlik algılamaları ve geleceğe ait iyimser tasarımlardır.
Bu sıralama, insani birlik ve dayanışma ekseninden, toplumların dayanışması ve birliğine giden yeni bir uygarlık modelinin programını vermektedir. (Bu ana hatlar program bölümünde stratejisiyle birlikte belirtilecektir.)
Bu değerlerin kendisi şu sonuçları zorunlu kılar:
· Her toplum, yerleştiği yurdu, Allah’ın kendilerine verdiği bir emanet olarak algılayacaktır. Bu emanet, gelecek nesillere bozulmadan, yozlaştırılmadan, israf edilmeden ve imar edilmiş halde sunulur. Mekânlar, ırkların veya dünya oligarklarının paylaşım nesnesi değildir. Bu şekilde algılayanlara insanlık, özgürlük ve eşitlik adına karşı konulacaktır. Bu yüzden, sömürü ve ırkçılık içeren bağımlılık ilişkileri ve mekân içi imkân ve fırsatlarda farklılaşmanın bahanesi haline bürünmüş imtiyaz modellerini aşma hedeflenir. Mekânın nimetlerinden, tüm toplumun istifadesi prensibinden ayrıldığında, bu durum, insanların ve çocuklarının hakkının yenilmişliğine ıtlak olunur.
· Mekân içi ve mekânlar arasında dayanışma bütüncüldür. Bu mekânlar, yeryüzünün her tarafında bulunan insanların, “aynı değerlere sahip olma niyeti’’ şartıyla, istifadesine açıktır. Ayrımcılık, insanlık suçudur. Toplumların ve mekânların ilişkisi, benzerlikler üzerinden yürür. Bu yüzden toplumsal politikalar, aynı zamanda dış politikadır.
· Mekânlarında, çeşitli zulümler altında bulunan toplumların yardım talebine bigâne kalınamaz. Bundan amaç, toplumların istiklal ve hürriyetini sağlamak, mekânın üzerinde bulunanlara ve ondan sonra geleceklere en güzel biçimde yararlanabileceği şartları ve hukuku oluşturmaktır. Ki hem bugün yaşayanların, hem de sonra geleceklerin kalbinde, iyilik duygularından başka tohumlar yeşermesin.
· Bu çerçevede, tüm insanlığa ve toplumlara şuüç şey söylenir:
· İnsanlık adına sizler de adil bir sisteme, insani kardeşlik ve dayanışma ahlakına sahip toplumlar olun. Hep beraber, renk, bölge ve dil farklılığı gözetmeden, yeryüzünü ıslah ve imarına katkıda bulunmak için çalışalım.
· Bu çalışmaya katkıda bulunamayacak durumda olanlara, farklı amaçları olan toplumlarla aleyhimize anlaşma yapmamak şartıyla, yardımcı olacağımızı taahhüt edelim.
Adalet üzerine bina edilen insani medeniyet talebine karşı olanlara, dost olmadığımızı ve onların insanlığın düşmanları oldukların ilan edelim.
* Bu konuşma Ahmet Sarıoğlu’nun anısına 2007 yılında yapılan Ahmet Hoca Anısına Asrın İdraki ve İslam başlıklı sempozyumda Musa Akbal tarafından kapanış konuşması olarak okundu. 2015 yılında basılan sempozyum konuşmaları kitabında yer aldı. Online ortama ilk olarak Ahmet Hoca Enstitüsü tarafından aktarıldı. Kaynak link: https://footsupply.nl/dokumanlar-insan-sesi.php