Devrimci Önderliği Tekrar Konuşmak – Bedri Soylu

Bir ön not, bu yazının sol’u eleştiren tarafları bulunmakla birlikte bir dışarıdan eleştiri olmadığını ve daha çok durum tespiti amacını gözettiğini en başta belirtmem gerekiyor. Maalesef sol’a dair yapılan bazı tenkitler, sağ siyaseti benimseyenlerin iştahını kabartmak gibi neticeler gösterebiliyor. Kanaatimce sağ siyasete yarayan cümleler hayâ edilesidir ve uzak durulasıdır. Bu yazının da sol’un bir iç tartışması olduğunu ve sol siyasete katkı amacını taşıdığını özellikle vurgulamam gerekiyor. Bu yazı her şeyden önce, önderlik kurumunun değişimine ve bugününe dair bazı çıkarımlar amacı taşımaktadır. Bunu yaparken bazı duraklarda eleştirel sayılabilecek izahlara da başvurmak durumunda kaldığımı belirtmeliyim.

***

1968’e dair analizlerde ve anlatılarda Wallerstein’in dünya devrimlerine dair yaptığı vurgu çokça öne çıkarılır. Meseleye dair izah için esaslı bir önerme kurduğundan böyledir. Wallerstein tarihte iki tane dünya devrimi yaşandığını söyler. Birincisi 1848’de yaşanan ve başta Fransa olmak üzere çokça ülkede kendisini hissettiren devrimlerdir. Diğeri de 1968’de ABD’de siyahi hareketin öncülüğüyle başlayan ve dünya savaşı sonrası doğan kuşak üzerinden, artan şehirleşmeyle birlikte küreselleşen 68 olaylarıdır. Hemen her ülkede farklı nedenler, hedefler, görüntüler ile karşımıza çıkan bu devrimlerin tetkiki, onu sahiplenenlerin arzuları birçok ortaklığı barındırdığından daha da önemlileşiyor.

Bununla birlikte Wallerstein, bu iki devrimin de barındırdığı antikapitalist taleplerine rağmen zaman içinde kapitalizme yenildiğini vurgular. Bazı kazanımlar elde edilmiş ve dünya önceki halinden hayli değişmiş olsa da devrimlerin dünya sistemi tarafından kuşatıldığını söyleyebiliriz. Bu nedenle kemale ermemiş, tamamlanmamış devrimler olarak etkilerini sonraki dönemlere aktardıkları rahatlıkla söylenebilir. Devrimi hala sahiplenenlerin diri ve haklı arzuları bunun en somut delilidir. Devrimler meselesinin etkileri, nedenleri ve tartışmaları uzun ve zevklidir. Bu kısa yazıda ise devrimci önderliğe dair dönüşümden bahsetmek istiyorum.

Bu iki devrim de devrimci önderliğin dönüşmesine neden olmuştu. 1848’den sonra Marx’ın öngördüğü gibi antikapitalist mücadelede zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi kalmayacak olan işçi sınıfının failliği belirleyici olmaya başladı. Örgütlenme imkânları birçok nedenle diğer sınıflara (sermaye sınıfını ayrı tutarak söylüyorum) nazaran daha kolay olan işçiler, sermayenin gerilemesine neden olarak (sermayenin karlılık oranlarını zaman içinde düşürerek) halk lehine kazanımlar da elde ettiler. Avrupa’nın küresel sömürgeciliğiyle beraber gelişen bu süreç bazı düşünürlerce mutlu çağ olarak adlandırılan bir zamanda çıkan 1. Dünya Savaşı’yla birlikte sona erdi. 2. Dünya Savaşı’yla birlikte antiemperyalist halk isyanları siyasetin belirleyici görüntüsü oldu. Sömürgeleşen ülkelerin çoğu bu dönemde bağımsızlığa kavuştular. Devrimci önderlik halklara geçmişti. 1968 ile birlikte önderlik kurumu yine değişti. Artık şehirleşmesi derinleşen metropollerde öğrenci hareketleri siyasal alanda cüretkârca görüntü vermeye başlamıştı. Devrim arzusunun talepleri de taşıyıcıları da değişmekteydi.

Bu yeni taşıyıcı unsurlar, kendilerinden önceki iş tutuş biçimlerini, örgüt yapılarını, ezberleri zorlayan ve aşındıran bir siyaseti kuşandılar. Sadece kapitalizmi ve sağ siyasetleri değil aynı zamanda sol siyasetin de değişmesine öncülük ettiler. Artık halklardan ve işçi sınıfından çok gençlik yapılarının taşıyıcılığı belirleyici olmuştu. İşçi sınıfının bilinçlendirilmesi ve halkların devrimcileştirilmesi gibi bir takım yeni vazifeler devrimci önderlerin gündemindeydi. Bu görüntüyle dönemin yazınında ve eylem pratiklerinde bolca karşılaşılır. Oluşan fraksiyonlar ise –elbette ülkeden ülkeye fark göstermekle birlikte- büyük oranda siyasetin nasıl yapılacağına dair verilen cevaplardan kaynaklanıyordu. Ancak 68 kuşağının ve gençlik önderlerinin belirleyiciliği, derinleşen ve hâkim hale gelen neoliberal politikalarla birlikte sönümlendi. 80’lerle birlikte devrim fikri dünyanın birçok yerinde zayıfladı. Önderlik kurumu müphemleşti ve geçmişin önderleri birer masal kahramanlarına dönüştüler. Meydan, parçalanmış bireyleri öne çıkaran, “başka alternatif yok” kibriyle konuşan, toplum ve sınıf düşmanı Thatcher’a ve benzerlerine kalmıştı. Aradan geçen yaklaşık 40 yıla rağmen önderlik kurumuna dair müphemlik birçok ülke için devam ediyor.

68’nin büyüsü hemen kaybolmadı. Siyaset biçimleri değişmeye devam etti ancak bu kuşağın kahramanlarının açtığı yoldan birçok örgüt ve fraksiyon ortaya çıktı. Bütün fraksiyonlar kendilerini, sahiplendikleri hikâyenin esas taşıyıcısı olarak görmeye devam ettiler. Haliyle önderlik meselesinde profesyonel devrimcilerin tahtı birçok sol örgüt için hala tartışmasızlığını korumaya devam ediyor. Hala birçok örgüt için işçi sınıfı bilinçlendirilip örgütlenmeli, halklar barıştırılıp oy kaynağı olarak görülmeye devam etmeliydi.

İşçilerin, halkların ve emekçilerin önderliğinin, devrimin ve hayatın etkileriyle oluşan iklim nedeniyle tasfiyesi, şuan içinde yaşadığımız ve –dünyanın neredeyse her yerinde- sınıfla buluşamayan ve “sol”un kendi kültürünü merkezde tutan siyasetinin önemli sebeplerinden biri olarak duruyor. Sol siyaseti sahiplenenlerin samimiyeti ise 68 kuşağında önderleşen figürlerde olduğu gibi korunmaya devam ediyor. 68’de sermaye ve oligarşi hariç toplumun bütün bileşenleriyle beraberce ve büyük oranda eşit iş tutmayı gözeten baby boomer kuşağın devrimcilerinden kalan en büyük miras samimi bir arzu oldu. Neticede toplumla ilişkileri tedricen zayıflayan (bu durumun muhtelif ve daha uzun izahlarla konuşulması gerekiyor) ve kendi kültürel atmosferlerinden çıkamayan sol siyasetler, sağ popülizmlerin rahatlıkla manipüle ettikleri siyasal atmosfer içinde yakınan, iddialılıktan çok talepkar ve büyük oranda sinik siyasetlere yelken açtılar. Bu durumun en büyük kanıtı, 2008’de başlayan ve bitmeyen kapitalizmin son krizine rağmen dünya nüfusunu ve ekonomisini büyük oranda sağcı ve popülist siyasetçilerin şekillendirmesidir. 2008’i Thatcher gibi figürlerin 35-40 yıllık tahakkümünün gerilemesine dair bir milat olarak da pekala görebiliriz.

Burada son 10 yılda görünür olan arayışlara ve arzulara değinmek gerekiyor. Her şeye rağmen 2010’larla birlikte hem kapitalizme alternatif bir tahayyülün mümkün olduğunu öne çıkarmak hem de sınıfla tekrar buluşmak için arayışlar öne çıkmaya başladı. Solun ve dünya mücadele tarihinin bütün mirasını sahiplenen ve eleştirmekten geri durmayan gayretler 2010’larla birlikte dünyanın her tarafındaki isyanları gözeterek siyaset geliştirmeye çalıştılar. Bu durumun bazı ülkelerde (bir yakın örnek olarak Şili) iktidara dönüşen somut karşılıklarıyla da karşılaştık. Ancak hala –ülkemiz dâhil- baskın durumun, sınıfla ve halklarla eşit ilişki kurma kabiliyetini etkinleştiremeyen sol siyaset atmosferi olduğunu söyleyebiliriz. Hala birçok örgüt, bir nevi stoacılıkla, öncelikle kendi küçük ve görece ahlaklı mecrasını korumaya çalışıyor. Prensipli bir hattı savunmaya çalışırken, öğrenme kabiliyetini ve toplumla konuşma imkânlarını da ötelemeye devam ediyor –yer yer tahkir düzeyinde bir dili kuşananlara da rastlıyoruz-. Ayrıca vurgulamakta fayda var, neoliberalizmin uzun erimli saldırısının ve yarattığı tahribatın bir anda aşılmasını beklemek de elbette haksızlık olur.

Covid-19 pandemisi sonrası durumda oluşan ekonomik daralma ve artan maliyetler nedeniyle, ülkemizde kapitalizmin sömürü çarkını derinleştirmesiyle ve sistematik fakirleştirmeyle karşılaştık. 2022’ye büyük bir krizle ve zenginler hariç herkesin fakirleşmesiyle girdik. Ülkemizde bugünlerde yaşayan hemen herkesin canı sıkkın.

2021 sonlarına doğru üniversite öğrencilerindeki barınamama kriziyle birlikte karşımıza çıkan bir protesto dalgası başladı. Bu durum birçok meselenin birikintisi olarak patlak verdi. Üniversitedeki kayyum uygulamalarına gösterilen tepkiler, pandemi koşullarına rağmen yaygınlaşmış ve gençlik için bir mobilizasyon hali ortaya çıkmıştı. Artan işsizlik ve güvencesiz gelecekler, demokratik olmayan ve sağcıların eliyle vasatlaşan eğitim sistemi, eksik kamu harcamalarıyla eziyete dönüşen yurt ortamları, devlet destekli dinsel/cemaatsel yapılara aktarılan kaynaklar ve bu şekilde karartılan hayatlar üniversite gençliğinin cüretkârlaşmasına neden oldu.

Yıllardır büyüyen ve direngen bir hattı muhafaza eden kadın mücadelesinin diriliği ve birçok alandaki önderliği ise siyasetin merkezindeki etkisini arttırarak yoluna devam ederek ışık tutmayı sürdürüyor.

Bu durumların üzerine ekonomik kriz eklenince siyasal alandaki hareketlilik farklı önderliklerin de öne çıkmasına neden oluyor. Yüksek enflasyon, hızla artan maliyetler ve yabancı paralar karsısında eriyen TL nedeniyle, orta sınıf ile yoksul sınıflar arasında neredeyse hiç fark kalmadı. Büyük kriz, parçalı hali nedeniyle sistemin sürmesi için anlamlı görülen güvenceli güvencesiz herkesi yakınlaştırdı. 2022 ile birlikte pasif ve örgütlenemez görülen işçilerin olabildiğince hızlı bir örgütlenme içine girerek haklarını arar hale geldiklerini gördük. Fakirleştiğini ve kendinden çalındığını hızlı ve etkili bir şekilde fark eden emekçi sınıflar, toplumdaki muhalefeti ve eşitlikçi arzuları taşıyan bir pozisyona kavuştular. Sonuç olarak devrimci önderlik artık nerededir sorusunun cevabı, neredeyse herkes olmaya başladı. Sadece işçiler değil, işsizler, bütün güvencesizler, kadınlar, öğrenciler, sendikalılar, sendikasızlar, kapitalizmden ve hayat pahalılığından rahatsız olan herkes, örgütleyici ve önder olma noktasında anlamlı bir yerde duruyor. Neoliberalizmin parçaladığı ve güvencesizleştirdiği toplumun farklı bileşenleri, kendilerine saldıran sisteme karşı el birliği edebilme imkânına kavuşuyor.  Bu çoğulu örgütleme kapasitesi olan, işçi-entelektüel ayrımlarını kafasında bitirmiş olan ve yönetimde eşitlik fikrinde samimi olan kimlerse, gelecek dönemde özellikle ülke siyasetinde belirli olacak gibi duruyorlar. Buna rağmen tüzük ve program düzeyinde bile işçilerin ve kadınların iktidarını savunan hala çok az örgüt ve oluşum var. Siyaset dönüşürken ezilenlerin bilgeliğini, ezilenlerin kolektif iradesini ve ezilenlerin önderliğini konuşmak hala büyük bir ihtiyaç olarak duruyor.

1 Comment

Yorum bırakın