Kalkınmasalcılık İnsana Saldırıdır – Yavuz Soysal

Kalkınma adeta büyülü bir kelime. İçinde, önüne engel olacakları tereddütsüz ortadan kaldıracak bir şiddeti de barındırıyor. Engel sadece kalkınmanın tahribatını öne süren insanlar olmayabilir. Gereğinde -ki öyle- ağaçlar, dereler, toprak, koylar vb. bir engelse kalkınma fetişinin büyüsü devreye girerek yok edilir. Esasında, insan yararını öne çıkardığı söylenegelen kalkınma, kalkınmanın tek boyutlu bir biçimde fetişleştirilmesiyle, Arif Dirlik in kalkınmasalcılık dediği bir ideolojiye dönüşmüş ve hem insanın bütün potansiyelinin önünde bir engel olduğu gibi hem de kapitalizmin ideolojik hegemonyasını sağlamıştır. Kalkınma, insani etkenliğin büyüme modeline uygun olarak şekillendirilmesidir. Burada, belki de insanlık tarihinde ilk kez ya da en radikal biçimde çalışmanın bir eziyete dönüşmesi, insanın yaratıcı potansiyelinden ve yeteneklerinden radikal bir şekilde kopması söz konusudur.

Kapitalist üretimde çalışmadan duyulan hazzın kayboluşunu itiraf eden John Ruskin bunun bir örneğidir. Marksizme estetik bir yönden yaklaşan William Morris, komünizmi emeğin sanat olduğu bir ütopya olarak tahayyül etmiştir. Bu örnekte, sanat dar anlamda tasavvur edilmemelidir. Mesela her emek, güttüğü amaçtaki çıkar unsuru paranteze alındığı zaman, sanat olarak kurumlaştırmasa bile, oyun haline gelip sanatsal faaliyete benzeyebilir. Marx Alman İdeolojisi‘nde şöyle demişti: “Hiç kimsenin tek bir faaliyeti olmadığı ve herkesin istediği dalda hünerli hale gelebileceği komünist toplumda, genel üretimi toplum düzenler ve böylelikle bir gün bir şeyi yarın da başka bir şeyi yapmamı mümkün kılar; yani avcı, balıkçı, çoban veya eleştirmen haline gelmeden, aklıma estikçe sabahleyin avlanmamı, öğlenleyin balık tutmamı, akşamleyin sığır otlatmamı ve akşam yemeğinden sonra da eleştiri yapmamı sağlar.” Gönüllü faaliyet adı verilen faaliyet türünde, insanlar ne isterlerse onu yaparlar ve bazen de, geleneksel değer hiyerarşisinde yani zihinsel çalışmayı fiziksel çalışmadan daha üstün gören sistemde aşağı ve pis görülen türden işleri yapmayı tercih ederler. Gönüllü işlere ayırdıkları (ya da boş) zamanlarda zor, pis ve aşağı türden işleri bir amaç hissiyle yapabilirler; bunun tek sebebiyse yaşamlarını bu işlerden sağlamamalarıdır. Bu da emeği çileli hale getiren şeyin emeğin dünyevi niteliklerinden değil her türlü emeği mübadele değerine tabi kılan ekonomik çıkarlardan kaynaklandığını kanıtlar.” (Karatani, 2018: 358)

Charles Taylor, Seküler Çağ adlı önemli kitabında seküler dünyaya geçişin karmaşık boyutlarını ve dinsellik-sekülerlik gerilimini tartışırken “tamlık hissi”nden bahseder:

Hepimiz hayatlarımızın ve veya hayatlarımızı yaşadığımız mekânın belli bir ahlaki tinsel biçime sahip olduğunu düşünürüz. Belli yerlerde, bazı faaliyetlerde ya da durumlarda bir tamlık, bir bereket vardır; bir başka deyişle, o yerde hayat daha bütünlüklü, daha zengin, daha derin, daha yaşanmaya değer, daha takdir edilesidir; daha olması gerektiği gibidir. Burası belki de bir güç kaynağıdır: onu genellikle derinden etkileyici, ilham verici olarak deneyimleriz. Belki de bu tamlık hissi sadece uzaktan, hayal meyal gördüğümüz bir şeydir; aslında sahip olduğumuz sadece bir sezgidir. Yani böylesi bir durumda, huzur veya bütünlük durumunda olsak ya da dürüstlük, cömertlik, feragat ya da özgecilik düzeyinde hareket edebilsek tamlığın nasıl bir şey olabileceğine dair güçlü bir sezgiye sahip oluruz sadece. Ama bazen de kendimizi orada hissettiğimiz zamanlar, neşenin ve tatminin tamlığını deneyimlediğimiz anlar olacaktır. (Taylor, 2014: 8)

Tamlık hissi, tanıdık nesneleri, işleri ve referans noktalarıyla dünyadaki sıradan mevcudiyet duygusunu sarsan ve aşan bir deneyimle birlikte gelmiştir. Charles Taylor, tamlık konumunu inanç ekseninde ve dünyamızın gerilimlerini açıklayıcı bir şey olarak ele alır. Burada özetlenmesi mümkün olmayan bu müthiş ve yaratıcı tezin kalkınmaya dair dikkatleri olabilir. Tamlık hissi, bu hissin oldukça karmaşık boyutu ile kalkınmasalcılığın içinde bir zihinsel tavır, durum olarak şekillenen yaşam biçimi arasında bir zıtlık olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmanın bu denli hazdan, yetenekten, keyiften, yaratıcılıktan uzaklaşması ve mecburen katlandığımız gayri insani bir duruma dönüşmesi kalkınma fetişi ile bağlantılıdır. O halde, insan olmaklığın temelinden birisi olan tamlık hissi ile kalkınmasalcılık arasında bir zıtlık teşhis edebiliriz. Kapitalizmin sapkınlığının birçok yönünden birisidir bu. Bu kadar sapkın olmasına rağmen, devletlerin ve insanların hem de en şiddetli ve mahkûm edici şekilde dayattığı, akla saldırı haline gelmiş insansız bir modeldir kalkınmasalcılık.

Kalkınma meselesini Türkiye açısından tartışmak birçok başlık altında yapılabilir. Düşüncenin rantiye tarafından boğulması, Türkiye’nin düzeni ve Türkiye üzerine düşünmenin önemini gündemden düşürmüştür. Acil para ihtiyacı, temel, yaşamsal gündem olduğu için bu ihtiyacı hangi yollarla sağlarsa sağlasın, bu mekanizmayı yöneten başarılıdır. Kısa vadeli bir ayakta kalma uzun vadeli bir çöküştür bu. Her seferinde yağma ve soyguna geri dönülen, hukuku, eğitimi, düşünceyi, insanlığı hiçleştiren ve hep sermayenin kazandığı bir işleyiş sürüp gider.

Kalkınma ile modernleşme tecrübemizi birlikte değerlendirdiğimizde tarihsel sürecin politik pragmatizm temelinde değerlendirildiğini, yeni rantiye adaylarının argümanlarından pek de fazla bir şey söylenmediğini görürüz. Diyelim, – biraz abartarak- bir bürokrasi tartışması varsa, burjuvazinin bürokratik mekanizma sebebiyle gelişmediği savını öne sürüyorsa, bu tez eninde sonunda cumhuriyeti mahkûm etmek için kullanılır. Bunun tersi de mümkün.

Nasıl kalkınırız tartışması çok canlıdır. Meslekçilik, köycülük, baasist modeller, piyasaya bağlılık, sosyalizm vs. Fakat bu tartışmalar, plan değil pilav mantığına, acil para ihtiyacına, en çok da seçimi kazanıp yağmaya devam etme mekaniğine kurban ediliyor. Bu mantığın doğal sonucu acil para ihtiyacını sağlayan her türlü gayr-ı meşru işi onaylamak, buna karşı çıkan her şeyi şiddetle mahkûm etmektir. Müthiş yozlaştırıcı bir mekanizma bu. Bunun üzerinde düşünmek önemli, fakat uzun ve çetin bir mesele olduğu için başka bir yazının konusu.

Arif Dirlik’e Göre Kalkınmasalcılık

Arif Dirlik Küreselleşmenin Sonu mu? kitabında “kalkınmasalcılık” olarak adlandırdığı meseleyi açıklar. (Dirlik, 2012: 114-136)

Arif Dirlik’e göre kalkınmasalcılık, -kalkınma ile karıştırılmamalıdır- kalkınmanın fetişleştirilmesiyle nitelendirilebilecek bir ideolojik yönelimi ifade etmektedir veya kalkınmaya sadece ekonomik durgunluğa ve yoksulluğa mahkûm olma riski alınınca direnilebilen veya sorgulanabilen, doğal, -belki de ilahi- bir güç affetmektir. Kalkınma ideolojisi kalkınmasalcılık– kalkınma fikrini biçimlendiren tarihsel güçleri donuk ve anlamsız kılar; aynı zamanda kalkınmaya, insan bilincini hâkimiyeti altına alması için gerekli gücü vermekte hayati bir rol oynamış veya oynamaya devam eden sosyal ve siyasal güçleri de gizler. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalkınma ideolojisi, insan topluluklarını küresel çapta harekete geçiren temel güçlerden biri olmuştur. Neo-liberal küreselleşmenin varsayımlarını içselleştirerek, küreselleşme ve kalkınma günümüzde aynı sürecin adeta değişik terimleri olarak görülmüştür. Kalkınma bu şekilde küreselleşmenin sorumluluklarına ve koşullarına esir edilmiştir. Kapitalizmin son yarım yüzyılda kurduğu kültürel, ideolojik hegemonyanın kaynaklarından biri kalkınmasalcılıktır. Tarihsel olarak kapitalizmin bir ürünü olsa da zaman içinde kendine ait özel bir güç elde etmiş ve kendisinin ürünü olduğu güçlere çok çekici bir meşruiyet bahsetmiştir. Kökeni sıradan bir olgu olan kalkınma, çağdaş ekonomik yaşamı yöneten bir fetiş haline dönüşmüştür. Bu pişik enerjileri ve bizim içinde yaşadığımız fikirleri kanalize eden bir arzudur. Böylelikle ona dair hiçbir alternatif de hayal edilebilir düzeyde görülmez. Kapitalizmin itici gücü kar etmek ve sermayenin birikmesi olabilir; ancak meşruiyetini kalkınmasalcılıktan, günlük yaşamımızda metaların sonsuz çeşitlenmesinden alır. Hem üretimde hem de tüketim de emtia fetişizmi kalkınmanın fetişleştirilmesi ile el ele gider. Dirlik’e göre, kapitalizmin sorunlarının en eksiksiz ve kusursuz analizlerini sunmaya devam eden Marksist eleştirilerin öne sürdükleri alternatifler de inandırıcı olmadığı gibi kalkınmasalcılık tarafından tanımlanan ideolojik alan dışına çıkmayı başaramamıştır.

Tarihsel olarak, sosyalist toplumlar -devrimcilik döneminde veya sonra- birçok bakımdan Marksist tarihselcilik içinde temel bulan kalkınmanın fetişleştirilmesinden güç alarak hareket etmişlerdir. Gerçek bir alternatif için, modern toplumun temel sorununun kalkınma ideolojisinin kendisi olduğunun bilinmesi gerekir. Kalkınma ideolojisi sorununu gündeme getirmek temel önemdedir. Kalkınmanın nimetleri ile kıyaslandığında yoğun belirsizliklerle dolu olarak geleceği lekeleyen ve tahrip edici yönüyle şiddetli kaygılara yol açan bir durum vardır. “Çin lütfen biraz yavaşla” haykırışında veya “kanla lekelenmiş GSMH” gibi sözlerde görülen kaygı budur. Bu tepkiler resmi kişilerin suistimalleri ve yolsuzluklarla açıklanamayacak daha derin bir durumla açıklanmalıdır. Dirlik, kalkınmanın kendisinin kendi sonu olduğu belirtir ve iktidardaki elitlerin etkili ve randımanlı hükümet etme ve ulusal öz değerleri ölçme kriteri olarak bir diğerinin, GSMH’sini karşılaştırmaktan sonsuz mutluluk duyulan küresel bir at yarışı olarak gördüğünü ve en iyi şekilde tanımlanabilen diğer bir kalkınmayı yakalamak istediklerini söyler.

Dirlik, analizine bir miktar bütünlüklü bir tutarlılık kazandırmak için, çağdaş modernitenin sayısız sorunlarını on çelişkiye indirir. Bu on temel çelişki, hemen hemen tüm toplumları sarmalayan ortak sorunları kapsamaktadır: 1.Çevre 2. Ekonomi 3.Kent 4. Kolonyalizm 5. Savaş ve Hegemonya 6. Ulus-devlet 7. Eşitsizlik 8. Eğitim 9. Kültür 10. Evrensellik.[1]

Dirlik, kalkınmasalcılığın eleştirilerine ayırdığı bölümde, son yarım yüzyıldır kalkınma sorunlarının en geniş kapsamlı ve derinlemesine kritiğinin en önemlilerini üreten Hindistan kökenli düşünürlere özel atıfta bulunuyor. Yukarıdaki on çelişkinin mevcut küresel sistem altında çözülmesi mümkün değildir. Sürdürülebilir kalkınma fikri ise çok tartışılmakla beraber, mevcut kalkınma paradigmalarını değiştirmek için çok az katkıda bulunmuş, her şeyden öteye sorunun bir parçası olması muhtemel teknolojik söylemin üzerine yasaklanmıştır. Bir de hiç sorun olmadığını iddia edenler var. Bunlara en iyi örnek ABD’deki bilim karşıtı Evangelistlerin önde gelen temsilcileridir.

Arif Dirlik, kalkınma ideolojisi ve alternatif kalkınmalar üzerine fikir üreten Rajni Kothari, Ashis Nandy, Vandana Shiva gibi önemli Hindistanlı entelektüellerin fikirlerini aktarır ve tartışır. Dirlik’in öne çıkardığı isimlerden Kothari, dogmatik bir hayranlık duymadan Karl Marx, Mao Zedong ve Mohandas Gandhi’nin öğretilerinden yararlanmıştır. Yönelimi ve yapısı sosyalist olmakla beraber, kapitalizmi eleştirdiği kadar “güncel var olan sosyalizm”in şiddetli eleştirisini de yapar.

Kothari, çağdaş sorunların kökensel nedenlerinin ipuçlarını bilim ve teknolojiye sorgusuz bir inanç üzerine oturtulan kalkınma ideolojisine kadar derinleştirirmiştir. Bilim ve teknolojiye tâbi kalkınmasalcılık inancı, bilince küresel bağlamda yerleşmiş, bütün toplumları, aynı rota üzerinde aşağıya doğru ilerlemeye zorlamış, sadece insanları ve insan refahını marjinalleştirmekle kalmamış, bunun aynı zamanda uzun vadede sürdürülebilir olmadığını da kanıtlamıştır. Kothari, kapitalist modernitenin hegemonyacı “tek- beden-herkese-uyar” varsayımlarının tersinde ısrar etmektedir ve kalkınmanın değişik yerlerde değişik yol izlemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bunun belirleyicileri arasında ise tarihi çerçeve (sosyal ve ruhani bağlam dâhil) ve doğal zenginlikleri de saymaktadır. Bunun yanında kültürel rölativizmi kıyasıya eleştirir. Aynı zamanda, Avro modernitenin çağdaş dünyayı şekillendirmede tarihsel olarak oynadığı tarihi rolün silinmesi ile eşitlenen “batı modelinin” eleştirilerini reddetmektedir.

Kothari, kalkınma üzerine geliştirdiği alternatif kavramlaştırma (veya paradigma) üç temel önermeye vurgu yapmıştır: 1-) yaşam biçimlerinin dönüşümü, 2-) mekânların yeniden organizasyonu ve 3-) üretim sisteminin ve teknolojilerinin tekrar elden geçirilmesi.

Birincisi, insanlığın geleceği ve doğal kaynakları tehlikeye atan tüketim kültürünün önlenmesine atıfta bulunmuştur. İkincisi, “mekânların organizasyonu” derken, “tek tek hepsinin orta ölçekli bir kasaba etrafında kümelendiği imkânlarını paylaşan ve ekonomilerden göreceli olarak eşitlikçi bir tarzda yararlanan birkaç bin yerleşimin (küçük bölgelerin) gelişigüzel dağıldığı, toplumun bütün katmanlarının modernitenin tüm imkânlarından faydalanarak yüksek oranda tek bir noktada yoğunlaşmış üretim komplekslerinin tutsağı olan postmodern tüketim toplumlarının hastalıklarından kaçındığı bir ülke” öngörmektedir. Bir taraftan da, bu vizyon, Gandhicilikteki köylücülüğü reddetmektedir; diğer taraftan ise bir parazit gibi kırsal kesimin kaynaklarını emerek bitiren devasa metropolleri de ortadan kaldırmayı teklif eder. Kothari’nin üretim ve teknoloji üzerine geliştirdiği üçüncü önerme, birbiriyle bağlantılı ve uygun olabilecek üretimsel yönetimler ve teknolojinin irtibatlı sürekliliğiyle desteklenen bir mekânın yeniden yapılandırılmasıdır. “Geliştirmeye mecbur olacağımız strateji ülkenin bir bütün olarak kalkınmasının vazgeçilmez parçası olmalıdır. Bu noktada hem üretim, hem idari yapının merkezden uzaklaşarak orta ölçekli kasabalara ve bunların kırsal art bölgesine yönelmesi kayması kent büyüme oranlarının korkunç düzeylere ulaşmasının önüne geçilmesi tarımdaki istihdam imkânlarının bunların doğal sınırları mevcuttur. Küçük ölçekli ve geniş alana yayılan sanayilerdeki istihdamla takviye edilmesi ve tamamlanması, eğitim kurumlarının işlere yakın yerlerde konumlandırılması ve hâlihazırda üniversite derecelerine yapılan vurgudan uzak bir biçimde yeniden yapılandırılması, sağlık tesislerinin sadece imtiyazlı bir sınıf veya kitle ile sınırlı kalmaması ve son olarak ekonominin gücünü büyük sayıdaki insanların yüksek rakamlarla ifade edilen satın alma gücünden ve orta sınıf tüketim sanayilerinin ihracat odaklı olmalarının sonucu genişlemesinden almayan koşulların yaratılması önerilmektedir.” (akt. Dirlik, 2012: 131-132)

Kothari’nin, Mao’nun “reform ve açılım” teklifi ile birçok ortak noktası vardır. Farklılık, kalkınmasalcılığın Gandhici bir yaklaşımla reddinde ve Çin Devrimi sonrasında ihracatçı ekonominin kucaklanmasını kabul etmemekte yatmaktadır. Çin tecrübesinin Hu Jintau döneminde ortaya atılan insanlara ve insan refahına dayalı vurguya ve insanları merkezi bir noktaya yerleştirme ısrarına yakın bağlar göstermektedir. Farklılık, “kalkınmanın bilimsel kavramının” yönetimsel ve teknolojik olarak yapılandırılmasındadır, bu fark da Kothari’nin vizyonlaştırdığından farklı, başka bir yol tercihi olan ihracat odaklılık, üretimin ve dağıtımın büyük ölçekli organizasyonu, kentsel nüfusunu mega-kentlerde yoğunlaşması ve tüketim kültürünün teşvik edilmesindeki vurguda belirginleşmektedir.

Kothari’nin çalışma arkadaşı ve Hindistan dışında iyi bilinen Ashis Nandy ve Vandana Shiva kalkınmasalcılık üzerine çok kapsamlı, veciz eleştiriler üretmişlerdir. Ayrıca Nandy’nin egemenlik kurma aracı olarak bilim ve tarih eleştirileri, yerel ruhani kaynaklardan özümsemiş bilgi sistemlerini savunan yazıları ve sömürgeciliğin psikolojisi üzerine araştırmaları vardır. Vandana Shiva ise “sakat kalkınma”  eleştirilerine çok güçlü bir feminist içerik kazandırmıştır. Modern bilimin insanları ve doğayı benzeş olarak nesneleştirilmesini eleştirmiş, bilginin modernci organizasyonu içinde disipline edici parçalanmasına rağmen insan refahı ve mutluluğuyla çevresel sağlığı bilginin merkezine oturtan holistik bir epistemolojinin kucaklanmasını önermiştir. Yerel kadınların dünya görüşleri ve hayatta kalmayı savunmaları Shiva tarafından önerilen kalkınma üzerine eleştirilerin önemli kaynaklarını oluşturur. Yerel bir kimliği sahiplenmek için temel unsur, cemaat ve toprak arasında ayrılamaz bir bağlantının varlığını bize göstermektedir. Bunun bir uzantısı olarak da toplum ile doğa arasındaki bağdan söz edilebilir. Burada önemli olan ruhani ile maddi olan arasında kesin bir ayrıştırma çizmeyi reddetmesidir; böylelikle yerel halka özgü ruhaniliğin aynı zamanda maddi zemin olarak tanımlanması meşru olacaktır. Maddi ile ruhani olan arasında bir ayırım yapmak, yerel talepleri, seküler ile ruhani güçler arasında gerçekçi bir ayrıma alışmış olan, modern sekülarizmin hukuki ve biçimsel taleplerine karşı çıkan organize dinin ruhaniliğinden ayrıştırır. Diğer taraftan bu, bütün dinlerdeki mistik tınılarla oldukça fazla ses uyumu içindedir ve varsayımların da Taoizmin felsefi ilkelerini anımsatmaktadır. Bunu seküler kalıplar içinde ekolojik bir sosyal duyarlılık diye açıklamak için belki de en iyi yoldur.

Yerel haklara bağlı insanlar sistematik bir biçimde kalkınmanın kurbanıdır. Onların ekonomik ve politik gelişme adına kendilerini kurban seçen toplumların kalkınmasalcılığını sorgulamaları sürpriz olmamalıdır. Ancak kalkınma projelerinden dışlanma, bunların kurbanı olarak seçilme veya atlama yoluyla es geçilmesinin, kalkınmaya yerel insanların itirazlarını besleyip büyütmede önemli bir unsur olduğunu kabul etmeliyiz.

Yerel insanların bakış açısı ve kavrayışı ile toprak, yalnız onu işleyen ve ondan geçimi için kaynak sağlayan insanlarla çok yakından bağlantılı olmakla kalmayıp, anlamını bu ilişkiden çıkarsama yoluyla elde eder. Bu da maddi olduğu kadar ruhani bir bağlantıdır. Bu, yerin bilinci veya yer-bilinci, yerel insanların gözünde içinde olduğumuz konjonktürde özel bir önem taşır, ironik olarak küreselleşme ile bir meşguliyet tüm dikkatleri yerlere, günlük yaşamın mahallerine yönlendirmiştir. Yerelsellikte iddia edilen ütopik idealler önemlidir. Çünkü bir taraftan yerel insanların sosyal ve kültürel anlamda hayatta kalmaları bu umutlara bağlıdır; Diğer taraftan, başka bir yöne de bakacak olursak, bu idealler, kendini küreselleşme dili içinde ifade eden azgın kalkınmasalcılık sorunlarından söz etmektedir.

Tanım gereği, yerel toplumlar çok çeşitli kültürel uygulamalar sergilemektedirler. Ancak bu altında belirli ortak varsayımlar yatar, bu ortak varsayımlar, sadece yerel halklara özgü bir durum olmayıp, birçok geleneğin ana özelliği olarak, temelde kültürün, sosyal varlığın, doğal çevrenin (hemen aklımıza Çin’deki Taoizm gelmektedir) çok yakın ve organik bağını ortaya çıkartır. Varsayımlar, kaçınılmaz olarak, bizim bilme yollarımızı sorgulamamıza yol açmakta, sermaye ve devletin amaçlarına değil de insanların hayatta kalmaları ve adalet hedeflerine hizmet eden bir birliği talep etmemize yol açmaktadır.

Palazlanan neo-liberal küreselleşmeye koşut olarak dünya kalkınmaları bu eleştirilerin öngördüklerini tam tersi yönde bir seyir izlemiştir. Kapitalizm, ihracat yönelimli ekonomiler olarak yaygınlaşması sonucu küreselleşmiş, kalkınmasalcılık küresel bir inanç sistemi oluşturmuştur. Çin dahil Doğu Asya toplumlarının örneklerinden taze kan elde etmiş, mega-kentler hem kasaba hem de kırsalı baskılayarak devasa boyutlara ulaşma aşamasına gelmiş, bu suretle tarım toplumunun geleceğini tehdit eder bir konuma yükselmiş, sömürgecilik yine günün geçerli düzeni olarak görülmeye başlanmış, doğal kaynaklara yönelik rekabet birinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda yaşanan toprak ilhakı amaçlı emperyalist ülkeler arasındaki rekabeti hatırlatırcasına azgınlaşmış, tüketim kültürü bağımsızlığını ilan ederek hüküm sürmeye başlamış, eğitim küreselleşerek ticari işletmelerin ilkelerine öykünerek başarı kazanmaya yolunu seçmiş ve insan hakları her gün durmaksızın ulus-devletin çıkarları ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda feda edilmeye başlanmıştır.

Bu koşullar altında, alternatiflerden söz etmenin anlamı büyük oranda aşınmıştır. Kalkınmasalcı söylemin azgınlaşmasıysa marjinalleşen bu olasılıklar, kalkınmasalcılığın gölgesi altında kalmış, fakat marjinalleşme kısmen kritik ucunu körelterek kalkınmasalcılığın hizmetinde kullanılmıştır. Kalkınmasalcılık halen dünya için tek yol görülmektedir. Kalkınmasalcılık küreselleşirken çelişkilerinin daha da aciliyet kazandığı diğer bir önemli gerçektir. Kalkınmasalcılık eğer küresel düzlemde bir bilinç yaratmışsa, bu bilincin dönüşümü birincil görev olarak karşımızda durmaktadır. Eleştiri bu görevin sadece bir boyutunu oluşturur; diğeri ise alternatif olanakların dikkate alınmasıdır. Tartışılan alternatiflerin sadece ütopyacı özlemler olmadığını fakat değişik boyutlardaki iktidar düşünceleri tarafından kesintiye uğratılan kalkınma yolları olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız vardır. Söz konusu olan insanın hayatta kalmasıdır. Kalkınmanın sürdürülebilirliğine değil fakat kalkınmayı insan yaşamını sürdürebilmek için farklı oluşturmaya, o doğrultuda yapılandırmaya ihtiyacımız vardır.

KAYNAKLAR:

  1. Arif Dirlik, Küreselleşmenin Sonu mu?, Ayrıntı Yayınları, 2012.
  2. Charles Taylor, Seküler Çağ, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
  3. Kojin Karatani, Transkritik/Kant ve Marx Üzerine, Metis Yayınları, 2008.

[1] Bu temel çelişkilerin açıklamaları için: Arif Dirlik, Küreselleşmenin Sonu mu?, Ayrıntı Yayınları, 2012., s.118-128

Yorum bırakın