Nesne Yönelimli Ontoloji’ye Giriş: İnsanlar, Makineler, Nesneler – Yavuz Soysal

Günümüz kuşağının kendine atfettiği önemin ortasında insan olmaya dair umursamazlık duygusu açığa çıkıyor.” Soren Kierkegard

Noah Harari, tarihin insanların tanrılaşmasıyla son bulacağını söylüyor. İnsandaki bir potansiyeli işaret etmesi bakımından önemli olabilir. Fakat yine Harari, insan aslında rastlantıların oyuncağıdır diyor. Tanrılaşmanın temel göstergesi olan güçlü bir irade, sınırsız bir özgürlük ve kudret ile rastlantıların oyuncakları olan bir türün arasındaki mesafe veya zıtlık çok açık oysa. Harari’nin üzerinde durduğu nokta şu: “Bilimsel anlayışımızın ortaya koyduğu kadarıyla belirlenim ve rastgelelik, pastanın tamamını aralarında bölüşmüşler… özgür irade yalnızca biz insanların uydurduğu hayali öykülerde yaşıyor.” Harari’nin insan eylemini yok sayan bu anlayışı ve tanrılaşmaya yaptığı vurgu, insanın kötücül ve tehlikeli bir tür olduğu tezine yaslanan ve insansız bir dünyanın daha iyi olacağını iddia eden anti-hümanist ütopyayı içinde barındırıyor. Meselenin bir yanı da, belki en önemlisi, piyasa makinesine dokunmamak şeklindeki saplantıdır.

Mevcut büyüme modelinin ve kalkınmanın tek boyutlu biçimi olarak kalkınmasalcılığın yarattığı büyük tahribat biz insanların planlamasıyla çözülebilir. Bir masayı 200 yıl kullanabiliriz. Eskiden annelerimiz bir buzdolabını ömür boyu kullanırdı. Dünyamız sürekli üretilip tüketilen bir çöplüğe döndü. İnsan soyu bu kuşatmadan, bu akıl dışı sistemden kurtulmalı. Yeni bir program çıktığında telefonuma ekleyebilmeliyim. Her üç-beş yılda bir tonla para vermemeliyim. Bu çöplüğün sosyal, kültürel tahribatının boyutu ise çok büyük. “Ya küresel komünist tedbirler ya orman kanunları” derken Zizek haklı. Para için zeytin ağacını kesip maden sahası yapan zihniyet tarihin en ilkel, en barbar türünü üretti. Buna insan diyemeyiz. Eylemlerimiz daima hayatımızı etkiler, dönüştürür, dünyayı değiştirir.

Eylemlerinin geleceği etkileyebileceğine inanmayan insanlar için geriye kalan tek seçenek “anı yaşıyorum” demektir. Dünya’da çoğu insan hayatta başarının kontrolümüz dışındaki güçlere bağlı olduğuna inanıyor. Fransa, Britanya ve ABD gibi olgun demokrasilerde halkın çoğunluğu bu görüşü reddediyor, fakat bu çaresizliği benimseyenlerin oranı %40’tan aşağı değil. (Mason, 2020: 202) Bu durum kaderciliği özgürlüğün karşısında arttırıyor. Bunun mantıksal yüzü kumar saplantısı olarak ortaya çıkıyor. Kaderi alt etmenin tek yolu amaçlı faaliyet değil, şans oluyor. Sonuç, Paul Mason’un belirttiği gibi, “sahte bilimin ve piyasa güçlerine tapınmanın etkisiyle kadercilik 21. yüzyılın halk dini olup çıkmıştır. Çevrimiçi kumarhane de bu dinin katedralidir.” (Mason, 2020: 203)

Çevremizdeki gerçeklik tarafından programlandığımız görüşü özgür irade kapasitemizin çok cılız olduğunu varsayar. Esasında tartışmanın temeli, insan doğasının olup olmadığıdır. İki başat mesele belirginleşiyor: Birincisi, insanlar ile makineler veya nesneler arasında bir fark olmadığına dair görüş. İkincisi, insanın özgür iradesinin varlığının bir yanılsama olduğu fikri. Bu meseleye dair bir açıklığa kavuşmak için insan ve makine arasındaki ayrımı ortaya koymak gerekir. İşin teorik yönü Nesne Yönelimli Ontoloji (NYO) tartışmasıdır. Bu yazıda, NYO’ya giriş anlamında makine ve nesnelere yüklenen büyülü anlam üzerinde duracağım. Bunu büyük oranda anti-hümanist saldırıya karşı köktenci hümanizmi savunan Paul Mason’un, Apaydınlık Gelecek / İnsanın Köktenci Bir Savunusu kitabındaki ilgili bölümlere dayanarak yapacağım.

Makinedeki Büyü ve Nesnelerin Garip Dünyası

Galileo Galilei, Rönesans döneminde İtalya’daki atölyelerde yaptığı ziyaretlerde işlemeyen aygıtlar yapmaya uğraşan insanlarla karşılaşır. Bununla uğraşanların yanlış fikri şuydu: Küçük bir kuvvetle büyük ağırlıkları hareket ettirebilecekleri ve kaldırabilecekleriydi. 17. Yüzyıl başında tulumbalar, makaralar, su değirmenleri yapan insanlar makinelerin içinde sihirli şekilde yatan, yoktan var eden bir enerji olduğu kanısındaydı. Hatta Galilei’nin çağdaşı Guidobaldo del Monte, makinelerin doğa yasalarıyla çekişerek işleyen aygıtlar olduğunu bile yazmıştı. Galileo makinelerle ilgili gerçek anlamda bilimsel ilk kitabı yazdı. Kırk sayfalık matematik çalışmasında mekaniğin temel ilkesini ana çizgileriyle ortaya koydu. Bir makine ona uygulanan kuvveti çoğalmaz yalnızca dönüştürür. Eğer gücünü insanın emeğinden alıyorsa onu çalıştıran insanlardan daha çok iş yapamaz. Kısacası bir makinenin içinde işleyen gizemli ya da doğa dışı hiçbir kuvvet yoktur. Aynı şeyi “Adam Smith 1776’da iktisadın temel ilkesini saptamak için yaptı: Makineler değer de yaratamaz. 18. yüzyıl sonunda sanayi ekonomisi doğup gelişirken birçok kişi makinelerin ekstra servet getiren gizemli bir kaynak olduğuna inanıyordu. Smith bunun saçma olduğunu gösterdi. Tüm değerin kaynağının insan emeği olduğunu açıkladı. Dünyanın tüm zenginliği ilk başta altınla ya da gümüşle değil emekle satın alma alınıyordu diye yazdı. Makineler iş üretkenliğini artırır, ama fazladan değer yaratmaz, sadece onları meydana getirmiş olan çalışmanın ve hammaddelerin değerini ürüne aktarır. Onun, “emek değer kuramı” makine çağında bilimsel düşüncenin gerçekleştirdiği ikinci büyük gizemden arındırmak değil miydi? Fizikte olduğu gibi iktisatta da bir makinenin içinde işleyen hiçbir gizemli kuvvet yoktur.” (Mason, 2020: 175-176)

Paul Mason makineler hakkında üçüncü bir gizemcilik patlamasıyla karşı karşıya olduğumuz tespitini yapıyor. Mason’a göre, bilgi teknolojisinin geniş çapta yaygınlaşması ve bu sayede üretim fiyatlarının çarpıcı ölçüde düşmesi bilginin maddi olmadığı yönünde yeni bir inancı teşvik etmiştir. Bilişsel kapitalizm, maddi olmayan emek, sanal üretim, iyiden iyiye şişmiş bir muhasebe kategorisi olan fiziksel olmayan varlıklar ve benzeri iktisadi değerin hem makinelerden hem de emekten koptuğu ve keyfi olarak yaratılan bildiği yanılsaması ve düşmektedir Efsanenin temelinde bilginin her nasılsa maddi gerçekliğin bir parçası olmadığı fikri yatmaktadır. Bu kanı, bilgi toplumunda insanların özgür olamayacakları fikrinin dayanağı olmuştur. (Mason, 2020: 177)

Bilgisayar, Amazon’un Google’ın sahip olduğu bulut sistemleri yazılımı bile bir makinedir. Fiziki düzeyde insanın doğa üzerindeki gücünü artırır. Bilgisayar olmasaydı uçak yolculuğunu güvenle yapamazdık. Bilgileri daha önce asla mümkün olmayan ölçekte üretir ve yeniden üretirler. Bu ise beyinlerimiz dışındaki dünyaya ilişkin anlayışımızı ilerletir, hatta beyinlerimizi daha iyi işleyecek bir şekilde donatabilir. İktisadi düzeyde de böyledir. Pahalı olanı ucuzlatıp yeni mallar yaratır. Dijital müzik kayıtları bir örnektir.

1990’lı yıllarda FED başkanı ve siyaseten karar verici kişiler bilgi teknolojisinin geleneksel muhasebe yöntemleri ile yakalanması olanaksız bir şeyler ürettiğine inanmaya başladılar. Sanıyorlardı ki yazılımımızı hesap tablosunda doğru yere taşıdığınız anda bilgi teknolojisinin daha yüksek büyüme ürettiği ortaya çıkacaktı. Öyle olmadı. Olan biteni açıklayacak ekonomik çerçeve Adam Smith, David Ricardo, Karl Marx tarafından genel hatlarıyla tanımlanan emek değer teorisidir. Onlar tüm metaların niteliğini “kullanım değeri” ve “mübadele değeri” şeklinde bölerek, bir ürünün yararlığını tüketicinin ödediği fiyattan titizlikle ayırırlar. Kullanım değeri ve mübadele değeri ayrımına dayandığımızda ama akım iktisadın göremediği şeyi çok açık seçik görebiliriz: Bilgi teknolojisi kullanım değerinin sınırsız olarak genişlemesine izin verir ama mübadele değerini aşındırmaya eğilimlidir. Son yirmi yılda, bedelsiz ürünlerin, açık kaynak yazılımların, açık standartların, Wikipedia’nın ve başka dijital işbirliklerinin ortaya çıkışı toplum yararına kullanılsaydı, ekonominin piyasa kesimini genişletmeden insanların refah ve esenlik düzeyini muazzam ölçüde yükseltebilirdi. Bu 20. yüzyıl sosyalistlerinin pek az hayal ettikleri bir şey. Mason bilgi teknolojisinin ütopyacı sosyalizmi olanaklı kıldığını söylüyor: Paylaşım için ortaklaşa üretim adacıklarının ortaya çıkması, çalışma saatlerinin muazzam ölçüde kısaltılması, insan özgürlüğünün ve öz bilgisinin genişlemesi. (Mason, 2020: 177-180)

Bilgi kuramının yanı sıra, dijital makineleri dair kuram da geliştirildi. Enigma şifresini çözen Alan Turing, iki önerme ortaya attı: insana özgü mantıksal düşünce süreçlerine öykünen fiziki bir makine -bir bilgisayar- tasarlamak mümkündür ve bunun ideal biçimi “evrensel bilgisayar”, yani tüm diğer makineleri ve tek amaçlı bilgisayarları taklit edebilen bir makine olacaktır. Turing bir üçüncü önerme daha ortaya attı: Makineler bir gün düşünebilecek.

1950’lerin ortalarından başlayarak, beyin yeniden tanımlanıp bir bilgisayar olarak kavramsallaştırıldı ve içerdiği fiziki sinir hücreleri ya da nöronlar, mantıksal işlevlerinin saptanması için haritalandı. Galileo ve Smith’in uğraştığı mesele yeniden ortaya çıktı: Zihnin maddeyle ilişkisine dair tartışma.

Zihnin maddesiz olarak veya madde ötesinde var olduğu ya da bilincin bedenden ayrı bir ruhun eseri olduğu düşüncesi. Bilgisayar çağında bu kuruntular yeniden belirdi.

1983’te Benjamin Libet öncülüğünde bir nörobiyolog ekibi bir laboratuvar deneyinde, çok ani bir kararla karşı karşıya kaldığında, eylemi başlatan beyin faaliyeti, beynimizin bilinçli bir eylem kararı vermesinden birkaç yüz milisaniye önce meydana geldiğini gösterdi. Bu deney, bilinçli karar verme, özgür irade sahibi olduğumuz varsayımına karşı, tüm insan davranışlarının belirlendiği ve özgür iradenin bir yanılsama olduğu tezini öne süren bir sinir bilimi okulunun doğmasına yol açtı.

Harari’nin sürekli tekrar ederek öne sürdüğüne göre, sinir bilimi, özgür iradenin imkânsız olduğunu göstermiştir. “Oysa” diyor Mason “bu iddiayı çürüten koskoca bir sinir bilimi literatürü vardır.” İnsan bilincinin yüksek primatlarla kıyaslandığında bile eşsiz olduğunu gösteren içgörülerle dolu bir literatürdür bu.” (Mason, 2020: 204)

Libet’in sonuçlarına yönelik güçlü eleştiriler vardır. Uzun tartışmaların özetlenmesi zor olsa da, özetle, bir karar verme anında ortaya çıkan şey, belleğimizde sakladığımız ve dış olaylar bir karar vermenizi gerektirdiğinde geri çağırdığımız daha önceki sayısız karar ve deneyimin bir sonucudur. Özgür irademizin olmadığına temel teşkil eden bu deneyin sonuçları bilimsel olarak bir anlam ifade etmez.

Nesne- insan eşitliğine dönersek, 1959’da Şilili biyolog Humberto Maturana, bir kurbağanın beynine iletken teller bağlayarak gördüğü imgeleri işlemden geçirme biçimlerini takip etti. Kurbağanın dünyayı insandan farklı gördüğü, onun gerçekliğinin beyninin içinde değil dışında kurulduğu sonucuna vardı. Bu ve benzeri deneylere dayanarak gerçeklik hakkında bir dizi sonuç çıkardı. Bu sonuçlar biyolojide pek etkili olmasa da sistemler kuramında çok etkili oldu.

Maturana, tüm canlıları “kendi kendini üreten sistemler” olarak tanımladı. Böyle sistemler, gözlemcinin gerçekliğinden ayrı olan kendi gerçekliğini barındırırlar. Mutlak gerçekliğin tasvir edilmesi mümkün değildir. Maturana, sistem fikrini yeniden tanımlayarak neden ve sonuçtan bağışık bir şey haline getirdi. Kurbağa, insan, sinir sistemi ve tek hücreli amip hepsi de kararlı sistemlerdir Maturana’ya göre. Bunlarda meydana gelen herhangi bir değişiklik aralarındaki etkileşimin değil iç kuvvetlerin sonucudur. Maturana’nın gerçeklik modelinde neden-sonuç zinciri yoktur. Yalnızca döngüsel bir şekilde birbirleriyle etkileşen kararlı ve kusursuz sistemlerin bir toplamı vardır. 1980’de soya çekimi ve kalıtımsal sonuçları DNA’nın belirlemediğini öne sürmesi Maturana’nın bu gerçekliğe karşı görüşünün bir sonucudur.

Maturana’nın çalışmaları, bilgi teorisinde bütünüyle yeni bir düşünüş tarzını tetikledi. Sibernetik, uzun zaman önce bir hücre ile kendi kendini denetleyen bir makine arasında benzerlikler gözlemlemişti. Maturana’nın izinden giderek organizmaları ve makineleri aynı kurallara göre betimlemeye başladılar. Eğer insanlar, yaşamın ve bilmenin aynı süreç olduğu birer organizmaysa, o zaman makineler ya da makine sistemleri için de aynısı doğru olabilir. Kısacası, makineler sırf var olmakla “bilme” olanağına sahiptir; bildikleri ise tıpkı insanların duyuları aracılığıyla bildiklerini düşündükleri şeyler kadar geçerlidir. (Mason, 2020: 261-262)

Yaşamanın ve bilmenin aynı şey olduğu teorisi, iktisada ve toplum bilimlerine saçıldıkça, yeni, alternatif bir bilim felsefesinde kodlanıp ifadesini buldu. Buna göre, neden ve sonuç yoktur; değişim rastlantısaldır; dünyayı zihinlerimiz üretir.

Buna inanırsak, neyin gerçek olduğu sorusu problem olmaktan çıkar. İnsanlık artık dünyanın merkezinde değildir. Bir insan, bir kurbağa, bir elektrik şebekesi, bir çöp kutusu ve bir lego bloku, şeyleri bilebilmek açısından eşit iddia sahibidir. “Şeyleri nasıl bilirim?”  sorusunun yerini, “Var olan nedir?” sorusu almalıdır. Çoğu kuramcı buna “insanlar değil, doğa” demeye başladı. Bilgiyi inceleyen epistemolojinin yeri, var olanı inceleyen ontoloji tarafından dolduruldu. Atıl maddenin kendine ait bir zihni olduğunu iddia etmeye başladıkları, sözde “Yeni Materyalizmler” ortaya çıktı. (Mason, 2020: 262-264)

Bu iddia yeni değildir. Temelini Henri Bergson attı. Maddenin, bilim tarafından ölçülemeyen madde dışı bir “dirimsel” dürtüye sahip olduğunu iddia etti. Bergson’un “dirimselciliği” pek çok anarşisti ve faşisti de  etkiledi. Bergson ve diğer dirimselciler, maddi gerçeklik içinde akan, ona can veren ve değişimin lokomotifi olan bu “kuvvet”in maddi olmadığını öne sürdüler.

Yirmi birinci yüzyıl dirimselcilerine göre, bütün madde bu gizemli niteliği sergiler. Graham Harman, bu çeşit maddeciliği “Nesne Yönelimli Ontoloji” diye adlandırıyor.[1] Şöyle diyor: “Tuhaf bir gerçekliği savuracağım. Gizemli derinliklerden birbiriyle işaretleşen, birbirine tam olarak dokunamayan hayaletimsi gerçek nesnelerle tıka basa dolu bir dünyayı.”  Bu kafaya göre, yalnızca insanlar ve örneğin lego blokları dünyayı bilmekte eşit yeteneğe sahip olmakla kalmaz, gerçekliğin bütünü de bilimsel olarak önceden kestirilemez. Harman için, dünyadaki şeylerin etkili bir tarzda birbirine sahiden dokunması ya da birbirini etkilemesi olanaksızdır. Bir iskeleden denize bakarken, bir balık sürüsünün içine dalan bir sümsük kuşu ve yine onları avlayan bir grup yunus görürsem, denizin, sümsük kuşlarının ve yunusların birbirleriyle herhangi bir nedensel ilişki içinde olduklarını varsaymam yersizdir. Bunlar sadece bir arada var olan sistemlerdir.

Bu anlayış toplumsal değişim kuramları açısından şöyle bir çıkarıma yol açtı: Maddeyi “yaşıyor ya da etkenlik sergiliyor” olarak görebildiğiniz sürece, tarihte değişim gerçekleştirenlerin insan olmasına ihtiyaç duymazsınız. Yeni Materyalizmlerin en çok nefret ettiği siyaset biçimi köktenci siyasettir. Çünkü tarihsel mirasımızı çarçabuk yerle bir etmeye izin veren köktenci bir bilgi iddiasına dayanır. Gerçekliğe dair bu görüş, insan merkezli siyasetin herhangi bir biçimi için sempatik de olamaz. NYO kuramcıları için, bir lego bloku da bağımsızlık için dövüşen yeni Kaledonyalı yerli genç kadar siyasal bir etken olabilir. (Mason, 2020: 263-264)

İnsanı önemsizleştiren bir tez, her zaman sermayeye ve iktidarlara yarar. Rus işgalinde açıkça görüldüğü gibi, güç odakları için insan hayatı zaten bir hiçtir. Ölümler istatistiktir, her bir insanın benzersiz hikâyesi yoktur burada. Sanki bir nesnedir, gözden çıkarılması kolaydır. İnsan sonrası kapitalizmde iyice belirginleşen şey insanın gereksizliği üzerine kuruluyor. Makinelerin ve yapay zekânın vs. insanlık için, onun yararına kullanılmasının ne anlamı var? Nasıl olsa insan bir nesneden farksız. İnsanın merkezi öneminin, şiddete, baskıya yol açtığı anlayışının/ “gerçeğinin” çok ötesindeyiz. İnsanı bu denli hiçleştiren anti hümanist bakışın yaratacağı şiddet çok büyük, korkunç. Büyük insanlık buna ayak direyecek.

İnsan yerine bir siborg olmayı yeğlemek ya da insanı sorunların temel kaynağı olarak görmek, insana dair, insani olan her türlü yaratımın (şiir, felsefe, müzik vb.) bütün imkânlarıyla mahkûm edilmesidir. Bu hâl, insanı suçluluk duygusuna, iradesizliğe, güçsüzlüğe aynı anlama gelmek üzere özgürlüksüzlüğe götürür. İnsanlar, hepimiz, halk iyi ve mutlu olmak isteriz. Onu bir cendereye sokan ve hayvani katmanına indiren, iptidaî ihtiyaçlar seviyesinde yaşamak zorunda bırakan ve düşünceyi insanın gündeminden çıkaran, Garaudy’nin deyişiyle, piyasa monoteizmidir; dileyen ve korkmayan kapitalizm diyebilir. Sabah akşam bitcoin, altın ve döviz kuru, borsa, araba fiyatları, alışveriş siteleri takip eden bir kişi iptidaî ihtiyaçlar seviyesinden çıkmamış, düşünce seviyesine gelememiş demektir. Halkın ise yüzyıllardır oluşturduğu deneyimlerden süzdüğü bilgelik, irfan, söz, adetler, usuller iptidai olanın baskısıyla bastırılmıştır.

Kaynak:

Paul Mason, Apaydınlık Gelecek / İnsanın Köktenci Bir Savunusu, Yordam Kitap, 2020.


[1] Graham Harman’ın tezlerinin değerlendirmesi ve eleştirisi için: Slovak Zizek, “Marx Nesne Yönelimli Ontoloji Okuyor”, Marx Okumak içinde, Haz. Slovaj Zizek, Frank Ruda, Agon Hamza, Kolektif Kitap, 2018.

Yorum bırakın