“Münevver”den “Entel”e – Fethi Naci

Ülkemizde süregiden “aydın” tartışmasının görüntüleriyle karşılaşmaya devam ediyoruz. Ve maalesef “aydın kurumu”nu, siyasetçilerin yorucu ve saldırgan dillerine maruz kalarak hemen her gün savunan bir pozisyonda tekrar konuşmak zorunda kalıyoruz. Hekimlerimize yönelik olarak siyasi iktidarın küçümseyen ve ötekileştiren beyanlarının etkisi henüz taze ve bugün günlerden Tıp Bayramı… Biraz da bu vesileyle, Fethi Naci’nin 1995 yılında Bağlam Yayınları tarafından neşredilen, Sabahattin Şen tarafından yayına hazırlanan, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu başlıklı makale derlemesi kitapta çıkan yazısını (sf.181-187) paylaşmak istedik. Ayrıca bu vesileyle bütün hekimlerimizin Tıp Bayramı’nı kutluyoruz. İyi ki varlar, iyi ki bu ülkede beraberiz.

***

Gazete okurları, “intellectuel”i öğrenmeden “entel”e alışıverdiler: “Enteller”, “Entel Barlar” artık en ciddi gazetelerimizde bile sık sık okuduğumuz sözcükler. 10 Şubat 1989 tarihli Milliyet’te şimdiye kadar rastlamadığım bir kullanımını gördüm “entel”in; ikinci sayfada kocaman bir başlık : “Entel İşsiz ordusu.” “Entel” diye söz edilen “işsiz ordusu” meğer hekimler, elektrik mühendisleri,- inşaat mühendisleri, makine mühendisleri ve kimya mühendisleriymiş! Haberin içinde “aydın işsizliği” deniyor, ama başlığı atan, anlaşılan “aydın işsizliği”ni yavan bulmuş, daha çarpıcı olduğunu sandığından mıdır, nedir, “Entel İşsizliği” demiş.

“Intellectuel”i ikiye bölerek bu sözcüğün sadece ilk yarısını kullanan kişi (kimdir acaba?), bunu yaparken, yani sözcüğün sadece yarısını kullanırken, “entel” diye “yarı aydın”ı mı anlatmak istemişti? Pek sanmıyorum; çünkü “entel”le yarı aydın anlatılmak istenmiyor; “entel”, “aydın”ı küçümsemek için kullanılıyor, aşağılamak, kötülemek, horlamak için. Genç bir dostum, 1970’lerde, üniversite öğrencisi olduğu yıllarda, hoşlanmadıkları birtakım aydınlarla “entel” diye dalga geçtiklerini söyledi ama, bildiğim kadarıyla “entel”in yaygınlık kazanışı 12 Eylül’den sonra.

12 Eylül’ün “aydın”a nasıl baktığını unutmak olanaksız. Sayın Kenan Evren, ziyadesiyle ünlü Manisa konuşmasında (28 Mayıs 1984), aydınlar için şöyle diyordu: “Biz çok aydınlar görmüşüzdür, vatan hainliği yapmışlardır. Bazı şairlerimiz vardı, yurt dışına kaçtılar. Ve başka bir memlekete sığınıp orada öldüler. O aydın değil miydi, ne yapayım böyle aydını ?” Böylece tarihimizde belki de ilk kez “aydınlar” ve “vatan hainliği” sözcükleri aynı cümle içinde, yan yana kullanılıyordu. Sayın Evren şunları da söylüyordu o Manisa konuşmasında: “Bu millete hükmetmek için aydın olmak gerekmez. Son Padişah Vahdettin de aydındı. Cahil miydi? Ama memleketi düşmanlara teslim etti. Ne yapayım böyle aydını!” (Sayın Evren’in sözlerinin eleştirisi için okurlara, Adam Yayınları’nca 1986’da yayımlanan, Aydınlar Dilekçesi Davası’nı salık veririm. Özellikle Yalçın’ın “Yalçın Küçük’ün Savunması” başlığıyla yayımlanan savunmasını, s. 249-272)

Sayın Kenan Evren, bu sözleriyle, “Aydınlar Dilekçi’si adıyla ünlü belgeye ve “aydınlara” karşı bir tutumu açıkça benimsediğini kamuoyuna duyururken, gerçekte, 12 Eylül ideolojisinin “ruhu”nu dile getiriyordu; bu “ruh”un “incarnation”u (cisimleşmesi) olan Anayasa’nın özü neydi: “1982 Anayasası, Türk anayasacılık tarihi içinde devlet otoritesinden yana bir sıçrayışı temsil ediyor. (…) … bireye karşı devleti egemen kılan, (…) özgürlüklerin sınırlanmasında daha dar ölçüler getiren bir yaklaşım bu.” (Mümtaz Soysal, Anayasanın Anlamı, 7.Baskı, s. 401,402).

Toplumda “barış ve huzur”u sağlamak isteyenler, nedense, bu “barış ve huzuru hep aynı kimselerin bozduğunu düşünürler: Yüksek öğrenim gençleri, aydınlar, yazarlar, şairler, Üniversite öğretim üyeleri, dernek ve sendika yöneticileri… Toplumda, “barış ve huzur”u sağlamanın temel koşulu onlara göre, her türlü değişiklik isteğine karşı çıkarak toplumu olduğu gibi sürdürmektir; çünkü, gene onlara göre, toplumda değişiklik istemek “barış ve huzur”u bozmak demektir. Bunun içindir ki Niyazi Berkes’in “Osmanlı Geleneği” için söyledikleri günümüz Türkiyesi için de geçerlidir: Yönetilenlerin yönetime katılması, Osmanlı geleneğine yabancı bir tutumdur.” (Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 149)

Aydın Düşmanlığının kökeninde hep bu anlayış yatar: Yönetilenlerin yönetime katılması isteğine karşı çıkmak. Bunu gerçekleştirmenin bilinen yolu, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak, bu olanaksızsa, olabildiğince sınırlamaktır. Ama 1980’lerde artık bununla da yetinilmiyor, belirli bir kesim düşman hedef olarak gösteriliyor: En geniş anlamıyla aydınlar kesimi. Siz, Adnan Menderes’in “Kara cüppeliler” saldırısından bu yana Üniversitelerin böylesine yoğun ve sürekli saldırılarla karşılaştığını anımsıyor musunuz?

Osmanlıdan bu yana -hak etse de, hak etmese de- hep saygı duyulan aydın, ilkin bütün orta sınıflarla birlikte önce ekonomik bakımdan çökertilmiştir; şimdi de saldırı, aydının saygınlığınadır. Nasıl gerçekleşmiştir bu oluşum?

Osmanlı Döneminin Münevverleri

Osmanlı döneminde “aydın”, yerine “münevver” dendiğini sanıyordum, “Münevver” sözcüğünün ilkin ne zaman kullanıldığını öğrenmek istedim; bu konularda benden çok daha bilgili bir arkadaşıma sordum, “tahmini” diyerek şu bilgileri verdi: “Münevver”, Arapçadaki nurlandırılmış, ışıklandırılmış, aydınlatılmış anlamlarıyla çok eskiden beri kullanıldığı halde “aydın” karşılığı kullanılışı, daha doğrusu bu anlamı kazanışı oldukça yeni. Şemsettin Sami’nin “Kamus-i Türki“sinde (1900) bu anlamı yok. Son fasikülleri, “ikinci Meşrutiyet’in hemen başlangıcında (1908) yayımlanan “Resimli Kamus-i Osmani“de (Ali Seydi) bu anlamı yok. Bu anlamı veren ilk sözlük, M. Bahaettin’in “Yeni Türkçe Sözlük’ünün ikinci basımı (1925). Orada mecaiz anlam olarak “ilm u marifeti tecrübesi çok, terbiye ve tahsil görmüş, malümatlı; açık fikirli” anlamları var. Dolayısıyla “münevver”in “aydın” anlamına kullanılışı 1920’li yılların ilk yarısına rastlıyor.”

Osmanlı döneminde “aydın” karşılığı olarak hangi sözcüğün kullanıldığını bir bilenden öğreninceye kadar “Osmanlı münevver”i demeyi sürdüreceğim.

“Osmanlı münevveri”  denince, aklımıza, kapıkulları, bürokratlar, paşalar geliyor. Ne istiyorlardı -kısaca söyleyelim- bürokratlar? Çökmekte olan “devleti kurtarmak!” Tanzimat’tan bu yana, Osmanlı münevveri hep devleti kurtarmaya çalışmıştır, tek amacı bu olmuştur. (Yattıkları yerlerden, dağlara tepelere yazılı “Önce vatan” sözcüklerini görüyorlarsa ruhları herhalde sükun içindedir.) Nasıl kurtarılacaktı devlet? Batı’daki kuramlara benzer kurumları alarak. Batı ne durumdaydı? Kapitalizm, önce İngiltere’de olmak üzere, makineli büyük üretim aşamasına ulaşmıştı; kapitalist ülkelerin, fabrikaların çalışmalarını sürdürebilmeleri (ve tabii kârlarını!) için hem gerekli ilkel maddelere, hem de yeni dış pazarlara gereksinimleri vardı.

Burada sözü İdris Küçükömer’e bırakıyorum: “Osmanlılarda âyan ve bürokratların bazı Batı kuramlarını almak istemeleri, kapitalist âlemin isteklerine uyuyordu. Sanki dünyanın ortasında imiş gibi duran geniş Osmanlı ülkelerinde, dış kapitalist isteklerin gerçekleştirilmesi için gerekli ortamın hazırlanmasına, batılaşma hareketi, hayret edilecek bir biçimde uyuyordu. Bürokrat, serveti için melce ve devamlı politik güç arıyordu. Âyan ise fiili büyük toprak mülkiyetine hukuken de kavuşmaya çalışıyordu. Fakat, bunların istedikleri üst yapı kurumları alınırsa, bu, Osmanlı kapısını kapitalizme ardına kadar açacaktı. (…) Tanzimat dönemi, sanayi üretim güçlerinin tasfiye dönemidir. Tasfiye olan ülke, tasfiye edenlerin ya sömürgesi ya da yarı sömürgesi olurdu. Üretim kapasitesi düşen ülkeye giren yabancılar, Düyun-u Umumiye ile ülkenin sadece ekonomik kaynaklarını değil, politikasını da ipotek altına alırdı.” (Düzenin Yabancılaşması, s. 62-63, 92) Batılılaşma yoluyla devleti kurtarmak isteyen Osmanlı münevveri, sonuçta, üretim güçlerini geliştirmek bir yana, varolanlarının da yok olup gitmelerine, halkın daha da yoksullaşmasına neden olacaktır. Böylece Osmanlı münevverinin değer yargıları başka olacaktır, halkın değer yargıları başka – çıkarları da öyle, özlemleri de. “Üretim güçleri yetersiz ve onlar da artık yabancı boyunduruğunda bulunan imparatorlukta, hürriyet şarkıları ile iktidara gelenler, sözü edilen ekonomik yetersizlik ve bağımlılık içinde ya anarşi ile halkın kendilerini iktidarlardan itmesini ya da despotluğu seçebilirlerdi, demiştik. Onlar, kaçınılmaz olarak İkinciyi seçtiler elbet. Ve “devleti kurtarmaya” devam etmek için seçtiler. (…) İkinci Meşrutiyet’te, İslamcı çerçeveye sığınmış halk ile laik bürokrat kavgasının devamını gördük. Cumhuriyet döneminde de aynı kavgayı görüyoruz maalesef.” (İdris Küçükkömer, a. g. e., s. 92, 93)

Osmanlı münevveri “devleti kurtarmak” istemiş, 10 Ağustos 1920’deki Sevres Anlaşmasıyla İmparatorluk tasfiye edilmiştir.

Cumhuriyet Aydını

“Aydın” sözcüğünün ne zaman ortaya çıktığını biliyoruz. İlkokula başladığım yıllarda “Türk Dili Araştırma Kurulu’nca, 1935’te Osmanlıca’dan Türkçe’ye Cep Kılavuzu ile Türkçe’den Osmanlıca’ya Cep Kılavuzu adlarıyla iki küçük kılavuz çıkarılmıştı. Bu kılavuzlarda “münevver” karşılığı olarak, ilk kez, 1. Aydın (eclairé), 2. İdemen (intellectuel) deniliyordu. Aynı zamanda “düşünür” karşılığı da olan, yarısı Fransızca (idée), yarısı Türkçe (-men eki) idemen tutmadığından, ikinci karşılık “aydın”, entelektüel yerine kullanılmaya başlandı.

Osmanlı münevveri devleti kurtarmak istiyordu, Cumhuriyet aydını ise (1923’te yeni bir Türk devleti kurulmuş olduğu için) artık halkı kurtarmak istemektedir. Halk-aydın karşıtlığı, birçok romanın konusu oluyor. En ünlüsü belki de Yakup Kadri’nin Yaban’ı. Roman boyunca aydınları suçlar Yakup Kadri – Tabii Ahmet Celal’in ağzından: “Ben, asıl ben, bu toprağın malı olmayan ve hepsi de dışardan gelen maddeler ve unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sınai, adeta kimyevi bir şey halini almışım. “Türk aydını, “kendi toprağından sokulmuş bir aykırı, bir acayip nebat”a benzer. Yakup Kadri’de Türk köylüsü, “kafası aydınlanacak, vücudu beslenecek” edilgin kitlelerdir; “cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde” bırakılmışlardır. Nedeni? “Bunun nedeni, Türk aydını gene sensin!”

Aydının kendini suçlaması, gerçekte, halkı adam yerine koymamasından kaynaklanıyor.

Aydın, kendini kurtulmuş sanıyor; bunun için “halkı kurtarmak” bir ahlak sorunu gibi geliyor ona, toplumsal bir görev gibi, halka bir borç ödeme gibi. (Aynı görüşe aydınlar dilekçesinin “girişimcisi”nde de rastlayacağız!)

Cumhuriyet dönemi aydını gerçekten “kurtulmuş” mu, onu geçelim, ama bu aydının kurulu düzenle uzlaşma içinde olduğu bir gerçek: Milletvekili oluyorlar, büyük elçi oluyorlar, siyasal iktidarın nimetlerinden yararlanıyorlar. Bu rahat kendilerini biraz rahatsız eder gibi olunca “halk” için ne yapıyorlar? Hayal kuruyorlar! (Yakup Kadri’nin Ankara adlı romanı için bkz. Turkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, s. 202.)

Devletle özdeşleşen Cumhuriyet aydının yanı sıra devlete kafa tutan (yani kurulu düzenin değişmesini isteyen) aydın da vardır o dönemde, ama bu tür aydınların yasal bir siyasal hareket içinde toplu olarak ortaya çıkışları, “demokrasi”nin “geldiği” 1946 yılı. Sonra partilerden, sendikalardan hapishanelere. Sonra gene bir takım hareketler: Kimi zaman topluca, örgütlü; kimi zaman bireysel. Ama “kafa tutan aydın”ın, örgütler içinde ya da günlük basında artık rahat rahat “sosyalist aydın” olarak ortaya çıkması 1960’tan sonra, 1960-1970 arasına bir zamanlar hep “nispi özgürlük” yılları derdik; o “nispi özgürlük”ün ne büyük nimet olduğunu 1971’den sonra anladık. 1960-1970 arası gerçek bir uyanış dönemi oldu. Ama “siyasal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” diyenler bu dönemi sona erdiriyorlar. Gene tevkifler hapishaneler. Ve derken önce 24 Ocak kararları, ardından 12 Eylül.

Aydın ve “Entel”

24 Ocak kararları, sözde “ekonomide istikrar” sağlamak için alınıyor. İstikrar iyice sağlansın diye, 12 Eylül, demokratik özgürlükleri askıya alıyor. Siyasal çalışma yok. Parti yok. Sendika yok. Grev yok. Dernek yok. Aydın gençliğin ve sendika yöneticilerinin önemli bir bölümü hapiste. Üniversiteden neden gösterilmeden atılan öğretim üyeleri. Ardından devleti bireye karşı koruyan bir Anayasa. Bu Anayasa’da işveren istekleri, birer Anayasa maddesi. İcazetli partilerin kuruluşu. İcazetli seçimler. Dış destekli bir siyasal iktidar. Bu siyasal iktidarın milyarlarca dolarla desteklenmesi. Ve sonuç: Batakta bir ekonomi, batakta bir ülke.

Tanzimat dönemi, “devleti kurtarmak” uğruna, üretim güçlerinin tasfiyesi dönemi olmuştu. Gene “devleti kurtarmak” amacıyla gerçekleştirilen 12 Eylül’ün sonrası da üretim güçlerinin tasfiyesi dönemi oluyor. Tüccarlara, sanayicilere, borçlarını ödemek için, villalarını satmalarım öğütleyen bir siyasal iktidar, borçlarını ödemek için millî sanayi ve hizmet kuruluşlarımızı yok pahasına yabancılara satmaya başlıyor. İşte Prof. Dr. Gülten Kazgan’ın Hürriyet’te yayımlanan sözleri: “1923 yılında Kurtuluş Mücadelesini sonuçlandırdık. 1993’te yurt dışına satışımız tamamlanacak. Hem de çok ucuza.”

1980 sonrasında aydınlar kesiminde önemli bir değişim oluyor. Aydınlar da işçilerle birlikte, köylülerle birlikte, öteki halk kesimleriyle birlikte hızla fakirleşiyorlar. Artık günümüz Türkiyesi’nde aydınların büyük çoğunluğu “ücretli” durumundadır; bir iş yerinde bir işverene (özel kesimde ya da kamu kesiminde) bağlı olarak çalışmaktadırlar. Aydınların kitle halinde “ücretli emekçi” durumuna gelmeleri, aydınları işçi sınıfının bir yan gücü, bir “müttefik”i olmaktan çıkarmış, işçi sınıfının bir parçası yapmıştır. Ve tabii işçi sınıfının insanca bir toplum için giriştiği mücadelenin de.

Burada, Aydınlar Dilekçe’sine, bu dilekçenin “girişimcisi” olduğunu söyleyen Sayın Aziz Nesin’in 28 Mayıs 1984 tarihli Nokta dergisinde yayımlanmış bir konuşmasından bazı alıntılarla dönmek istiyorum.

Nokta’nın “Nasıl bir borç? sorusuna sayın Aziz Nesin’in cevabı: “Aydının Türk halkına borcu, aydın olmayan herhangi bir insanın borcundan çok fazla. Bu borcu bir nebze olsun ödemek istiyoruz. Biz Türk Aydınları başka ülkeler aydınlarından çok farklıyız. Bizim halkımıza borcumuz çok daha fazla”.

Nokta’nın “Siz aydınları toplumun vicdanı, önderi, ışık tutanı olarak mı görüyorsunuz?” sorusuna sayın Aziz Nesin’in cevabı: “Toplumun vicdanı, önderi, ışık tutanı… Aydın olmanın ölçütü bu. Aydınla aydın olmayan arasındaki fark aydınların daha müreffeh yaşadığı değildir. Aydın olmayan bir demir tüccarı, aydın olan bir üniversite profesöründen daha zengindir. Nitekim şu dilekçe de gösteriyor ki, kimse bize bir şey ikram etmeyecek. Kimse bize ne bir mükâfat verecek, ne bir makam verecek. Aydının görevi bu. Kendimiz için değil, kendi çıkarlarımız için değil, memleketin çıkarları için.” (Aydınlar Dilekçesi Davası, s.498, 500)

“Halkımıza borç ödemek.” “Aydının görevi bu. Kendimiz için değil, kendi çıkarlarımız için değil, memleketimizin çıkarları için.” Hep aynı hikâye: Aydınlar halkı ve memleketi kurtaracak. (Sayın Nesin sadece “memleketimiz için” diyor.) Peki, Aydınlar Dilekçesi’nde “memleketin çıkarları” için dile getirilen istekler, aynı zamanda, aydınların çıkarları için de değil mi? “Aydınların çıkarlarıyla “memleketin çıkarları” arasında bir fark mı var?

Günümüz Türkiyesi’nde aydınların “ücretli emekçi” durumuna geldiğine yukarıda değinmiştim; o konuya biraz daha yakından bakmak gerek. (Bu arada bir soru: Aydınlar Dilekçesi’ni imzalayanların ne kadarının ücretli olduğu ve ücret tutarları saptanamaz mı?) Yakın zamana kadar “aydın” denince herkesin aklına Sayın Nesin’in tanımı gelirdi: “Toplumun vicdanı, önderi, ışık tutanı. “Sayıları oldukça az, nitelikli ve benzeşik (mütecanis) bir toplum kesimi. Üretimden kopuk, sadece düşünen, yazan, yaratan insanlar. Oysa, gerçekte, ücretlileşen aydın artık fabrikalarda, hizmet alanlarında, kamu işlerinde çalışıyor; bir başına değil, öteki emekçilerle birlikte. Türkiye’deki sanayi işletmelerinde çalışan teknik ve idari personel “aydın” değil mi? Devletin eğitim, sağlık, adalet, vb. işlerinde çalışanlar “aydın” değil mi? Kol emekçileri ile kafa emekçileri (aydınlar) arasındaki yakınlaşma bir olgu değil mi? Bir gazete haberi: “Ortadoğu Teknik, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerine bağlı yüzden fazla öğretim üyesi başbakan Turgut Özal’a imzalı dilekçe vererek ücretlerinin artırılmasını istediler. ANKA muhabirinin edindiği bilgiye göre, öğretim görevlileri dilekçelerinde öğretim elemanlarının aldıkları ücretlerin fonksiyonlarını yerine getirmekten uzak olduğunu savunarak, bir araştırma görevlisinin elinde 217 bin, doçentin 513 bin ve profesörün 619 bin lira geçtiğini bildirdiler. Öğretim üyeleri bu maaşlarının kitap, dergi ve gazete gibi zorunlu gereksinimlerin yanı sıra bir yüksek lisans tezinin yazım ve basım maliyetini bile karşılamadığını belirttiler…” (Cumhuriyet, 30 Aralık 1988)

Burada, 1961 Anayasa’sının verdiği ve 1982 Anayasa’sının geri aldığı sendikal hakları tekrar kazanmak için çaba göstermek yerine öğretim üyelerinin kolay (ve biraz da ayıplanacak) bir yolu seçerek Başbakan’a başvurmaları elbette eleştirilebilir. Ama üniversite öğretim üyelerinin bu başvurusu bile şu çok önemli iki gerçeği gözler önüne seriyor: 1) Aydınlar “ücretlileşmişlerdir”; 2) Aydınlar “benzeşik” bir kesim değildir. Dolayısıyla, başında bir sıfatı olmayan “aydın” sözcüğü artık bulanık bir sözcük durumuna gelmiştir.

Evet, aydınlar benzeşik bir toplumsal kesim oluşturmazlar: Kimi varlıklı kesimlerden, kimi emekçi kesimlerden, kimi de (galiba en çoğu) orta sınıflardan; kimi solcudur, kimi sağcı; kimi tek pasaport alamazken kiminin çift pasaportu vardır. Kimi holdinglere danışmanlık yapar, kimi işçi sendikalarına; kimi karşılaştığı ilk güçlükte 180 derece döner, kimi yoluna devam eder… Dönenlerin dikkatine: Belinsky, 15 Temmuz 1847’de Gogol’e yazdığı o unutulmaz mektupta şöyle diyordu: “İnsan kendini yalana kaptırırsa, zekası da, istidadı da onu bırakır, bu büyük bir hakikattir.”

Ne var ki benzeşik bir kesim oluşturmuyorlar diye aydınlara yıllar öncesinin gözlüğüyle bakamayız. Türkiye’nin saplandığı bataktan kurtulabilmesi için girişilecek mücadelede sosyalist aydınların yeri değişmiştir. Türkiye İşçi Partisi’ni düşünüyorum: Yönetim kurullarına seçileceklerin yarısı aydınlardan, yarısı emekçilerden oluşacak diye bir tüzük maddesi vardı; bir takım ilçe örgütlerinde bir üyenin emekçi mi, aydın mı olduğuna oylama ile karar verildiğini çok iyi anımsıyorum. Çünkü o yıllarda sosyalist aydınlara hep ikincil bir güç olarak bakılırdı. Oysa koşullar değişmiştir. Ücretlileşen aydınlar işçi sınıfının yararlanacağı bir toplum kesimi değil, işçi sınıfının bir parçasıdır. Bunun içindir ki günümüzün sorunu, işçi sınıfının aydınlarla, “ittifak” kurması değil, “bir” olmasıdır: “gelin canlar birolalım dizesindeki gibi. (Ayrıca, “gelin canlar…” diye davete de gerek yok.)

Aydınların siyasal ve toplumsal önemi arttıkça, aydınlar işçi sınıfının organik bir parçası oldukça aydınlara saldırı da artacaktır. Artıyor da. “Entel” sözcüğü böyle bir gelişme aşamasında yaygınlaştı.

Türkiye’de aydınlar olduğu gibi “entel”ler de vardır. Ama “entel”leri akşamları bir iki kadeh içki içilip sohbet edilen barlarda değil, “başbakanlığa bağlı bir devlet kurulunu hiçe sayarak bir devlet bankasının hesaplarını bir yabancı şirkete inceletenler” arasında aramak gerek; Türkiye’nin üretim gücünü artırmak bir yana Türk halkının ödediği vergilerle kurulan sanayi işletmelerini haraç mezat satanlar arasında aramak gerek; Türkiye sanayiini bile isteye yok edenler arasında aramak gerek; çift pasaportlular arasında aramak gerek; “artık ‘ulusal bağımsızlık’ gibi laflar demode oldu” diyenler arasında aramak gerek; “Devletimiz laiktir, ama milletimizi birarada tutan, milli birliğimizde esas rolü olan islamdır” diyerek, Anayasa’ya “ilk ve orta öğretimde din dersi zorunlu dersler arasında yer alır” diye madde koydurarak Türk halkının yoksulluk karşısında dine sığınmak biçiminde gösterdiği tepkiyi iktidarları için sömürmek isteyenler arasında aramak gerek…

Evet, Türkiye’de aydınlar da var, “entel”ler de. “Aydın”ı oldukça ayrıntılı anlatmaya çalıştım; “entel” “için” fazla konuşmaya değmez: “Entel”, günümüz gereği “tebdil-i kıyafet” gezen eski “kapıkulu” dur!

Yorum bırakın