Bu yazı Onbirinci Tez Kitap Dizisi’nin 7. sayısında (sf. 106-120) yer almıştır. Bir makale derlemesi olan bu çalışma, Kasım 1987’de Uluslararası Yayıncılık tarafından neşredilmiştir. Özellikle Anadolu toplumlarında işleyen isyan mekaniği ve karşı çıkış pratiklerini oldukça esaslı incelediğini düşündüğümüz bu kıymetli çalışmayı iktibas ettik.
On yedinci yüzyıl sonu Piemonte’sindeki köy toplumu üzerine olan incelemesinde Giovanni Levi, köylüler ile eşrafın kendilerine Torino’dan ≪devredilen≫, doğuş halindeki mutlakiyetçi devleti edilgin biçimde kabul etmedikleri var sayımından yola çıkar.[1] Tam tersine köy toplumunun değişik katmanları, kendi aralarında olsun soylular ve kentlilerle olsun çeşitli türlerde ittifaklara girmişler, bu stratejilerin bir sonucu olarak da, köy sakinleri, mutlakiyetçi devletin Piemonte kırlarındaki darbesini yumuşatabilmişlerdir. İmdi, belirli koşullar altında yerel inisiyatifin iyi örgütlenmiş bir merkezi iktidar karşısında etkili olabileceği var sayımı, her şeyden önce belirli bir dünya görüşünün bir parçasıdır ve ancak daha- ileri bir aşamada bilimsel bir [h]ipotez biçiminde yeniden formüle edilebilir. Daha iyi bir ad buluncaya dek, topluma bu şekilde bakmayı ≪sosyal demokrat≫ diye adlandırabiliriz. Böyle bir yaklaşım, devlet aygıtı dışında yer almış, oldukça sık olarak da ya devleti ya da yönetici sınıfın bireysel üyelerini hedef almış olan toplumsal faaliyetlere gösterdiği ilgiyle ayırt edilir. Öyle ki ≪toplum eksi devlet≫i incelemek isteyen bilim adamlarının ilgisini çekmiş olan temaları kolayca teşhis edebiliyoruz: Fransız din savaşları sırasında Romans zanaatçılarının yerel burjuvaziye karşı yürüttükleri, karnavalvari mücadeleleri,[2] Tanrı işe karışmadan dünyanın nasıl vücut bulmuş olabileceğini on altıncı yüzyılda açıklamaya çalışan Friulili bir değirmencinin meydan okuyucu tavrını[3] ya da Kuzey İtalya kırlarında eşrafın, ortakçıların ve köylülerin yukarda sözü edilen aile stratejileri bunlar arasındadır. Aynı şekilde Eric Wolf gibi bir antropolog, akrabalık düzenine dayalı toplumlarda yaşamış, hiç devletleri olmayan ya da olsa olsa zayıf bir devletleri bulunan insanların tarihi süreçler içindeki faal katılımını vurgular.[4]
Giovanni Levi, Emmanuel Le Roy—Ladurie, Carlo Ginzburg ve Eric Wolf’u ≪sosyal demokrat dünya görüşü≫ gibi bir başlık altında bir araya toplamak için başka sebepler de vardır — sözü edilen bilim adamlarının bu kategorilemeye katılıp katılmayacakları elbette bambaşka bir konudur. Bu araştırmacıların hepsi, ≪geleneksel≫ Avrupa toplumunun uyumlu bir toplum olduğu görüşünü reddettiği gibi oluşan toplumsal çatışmaların yalnızca yönetici zümrelerin üyeleri arasındaki hizip mücadelelerinden ya da su yüzüne çıkmakta olan merkezi bir devlete karşı bölgesel ayaklanmalardan kaynaklandığı görüşünü de kabul eder görünmezler.[5] Nitekim Marx’ın fikirleriyle olan ilişkileri birbirinden farklılaşsa bile bu bilim adamları, ≪vergi alanlar≫ karşısında ≪vergi verenler≫ ile ortak bir duygudaşlığı paylaşırlar. [6] Bu türden bilim adamları academia içinde önemli konumlarda bulunuyor olabilirler; ama çok kez kendilerini İtalyan, Fransız ya da Amerikan üniversitelerinin kurulu düzeninin az çok dışında kalmış kimseler olarak tanımlayacaklardır. Aynı zamanda bu eleştirici tavır, yapıtlarının kendi ülkeleri dışında gördüğü ilgiyi de bir dereceye kadar açıklayabilir.
1600 YILLARINDAKİ OSMANLI AYAKLANMALARININ AÇIKLANMASI: AKDAĞ’IN MODELİ
Osmanlı incelemelerine gelindiğinde bu tür yaklaşıma az rastlanır. Bu demek değildir ki Osmanlı ≪alt zümreler≫inin hayat tarzıyla ilgilenmeye istekli bilim adamları çıkmamıştır. Ne var ki bu kimseler, çok kez incelemelerini akademik kurulu düzenin dışarısında sürdürmek zorunda bırakılmışlar, sonuç olarak Hüseyin Avni Şanda ya da İsmail Cem İpekçi gibilerinin yapıtları, sık sık bilimsel bir çalışmadan çok gazetecilik havasına bürünmüştür.[7] Esas ilgi alanı Osmanlı devleti değil de Osmanlı toplumu olan sayılı akademik araştırmacılardan birisi olarak Mustafa Akdağ’dan söz edebiliriz.[8] Gel gelelim karakteristik olan, Akdağ’ın var sayımlarından bazılarının sert eleştirilere uğratılmasına karşılık Anadolu köy toplumunun işleyişini ve Osmanlı devletiyle olan karmaşık ilişkisini ortaya sermeye yönelik yeni çabaların fazla olmayışıdır.
Akdağ’ın var sayımları şöyle özetlenebilir: On altıncı yüzyıl Anadolu’sundaki nüfus baskısı, birçok genç köylünün bir çiftlik edinip evlenmelerini olanaksız kılıyordu. Sonuç olarak bunlar, köy topluluğunun dışına itilerek, ya ulema adayı (medrese öğrencisi), ya da paralı asker olarak Osmanlı devlet aygıtı içinde hizmet kapısı arar oldular. Devlet aygıtı bunları massedemediği için, her iki durumda Osmanlı sistemi içinde bir düzensizlik öğesi oluşturuyorlardı. Bu sorun, özellikle İmparatorluk’un büyük çaplı genişlemesinin sona ermesinden ve nihai olarak Avrupa’nın genişlemesinden ileri gelen bir dizi güçlüğün içine yuvarlanmasından sonra ağırlaşmıştı.
Bu ≪artık köylüler>>in yarattığı sorun, öğrenciler ile paralı askerlerin kırsal bölgelerde başıboş gezip çapulculuğa başlamaları üzerine Osmanlı devletinin bunlara karşı aldığı önlemler sonunda iyice tehlikeli boyutlara vardı. Öğrencilere ilişkin olarak görünüşte her hangi bir nedene dayanmayan bir yöntem değişikliği görüldü: ≪Asıp kesme≫ yerine sınırlı sayıda kıdemli öğrenciyi kurulu düzenle bütünleştirme çabasına girildi. Bunlar, medreselilerin resmen ≪temsilciler≫i olarak tanındılar ve onlardan tabanlarını zapturapt altında tutmaları istendi. Ne var ki düzenle bütünleştirme çabası başarısızlığa mahkûmdu. Çünkü Osmanlı devletinin taşradaki öğrencilere sunmaya razı olduğu şey en fazla bir çiftlikti. Oysa öğrenciler, tam da köylü statüsünden kurtulmak için yıllarca öğrenim görmüşlerdi. Öte yandan baskıcı politikalar da, ancak kısmen etkili olabiliyordu. Bu, Osmanlı taşra yönetiminin sancak beyleri ve subaşıları ile kadıları birbirine karşı dengeleme ilkesi üzerine kurulmuş olmasından ileri geliyordu büyük ölçüde. Kadılar, yalnız birer yargıç değil, aynı zamanda çok yönlü birer idari görevliydiler. Kendileri de medrese mezunu olan yerel kadıların öğrencilere belirli bir ölçüde duygudaşlık göstermeleri kaçınılmazdı. Ayrıca kadıların zaman zaman mahalli eşrafın de facto temsilcileri konumunda bulunmaları, onları İstanbul’dan gönderilen eyalet valileriyle boy ölçüşmeye itiyordu. Mücadele bu koşullar altında on yıllarca sürer. Akdağ ise, 1600’lere doğru öğrenci ayaklanmasının sona erişi için, isyancılar arasındaki yaygın bıkkınlık ve umutsuzluk dışında, hiç bir açıklama getirmez.
Paralı askerlerin faaliyetleri çok daha ciddiydi.[9] Akdağ, on altıncı yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı merkezi yönetiminin gittikçe artan ölçüde eyalet valilerinden kendi ≪asayiş kuvvetleri≫ni sağlamalarını beklediğini belirtir. Sonraki incelemeler onun bu gözlemini doğrular. Ne var ki eyalet valilerinin görev sureleri kısaydı ve böyle bir görev[l]i tarafından silah altına alınan kuvvetler, çoğu kez halefince devralınmıyordu. Sonuç olarak başıboş çeteler, kırsal bölgelerde dolaşır, başlangıçta bastırmak üzere işe alındıkları eşkıyaya çok benzer biçimde davranır oldu. Ya da görevden alınan bir valinin, maiyetini oluşturan paralı askerler işlerini korumaya çalıştıkları için, ayaklanmaya zorlandığı oluyordu. Bu durum, on altıncı yüzyılın sonları ile on yedinci yüzyılın bütününde meydana gelen ayaklanmaların sıklığını olduğu kadar elebaşıların neden dolayı çoğu kez ayrı bir devlet kurmaya çalışmayıp yalnızca askeri komuta mevkiini ele geçirmek ya da elde tutmak istediklerini açıklar.
Akdağ’ın kaçındığı bir başka sorun da. Celali isyanları diye bilinen bu ayaklanmaların, eğer on sekizinci yüzyıldan önce sona ermişlerse, nasıl sona erdirildikleridir.[10] Belli ki ayaklanmalara son vermek için merkezi hükûmetin isyancıları yok etmeye yetecek askeri gücü toplaması gerekiyordu. Oysa milli bunalım ve dönemin dış savaşları, bu işi hayli zorlaştırıyordu. Dahası o günün isyancıları bir kez yenilgiye uğratıldıklarında sürecin yeniden başlamasından kaçınmak için (1) silahlı kuvvetlere asker toplama yöntemlerini değiştirmek, (2) köylerdeki hayatı daha dayanılır hale getirmek ya da köylüler üstündeki zoru daha sıkılaştırmak gerekiyordu ki hoşnutsuz köylüler, silahlı çetelere artık katılmak istemesinler ya da katılmasınlar. Bu, gerek Osmanlı devletinde, gerekse Osmanlı toplumunda esaslı bir yeniden yapılaşma demek olurdu. Halil İnalcık’ın çalışmaları ise, böyle bir yeniden inşanın, hiç değilse on yedinci yüzyıl boyunca, gerçekleştirilmemiş olduğunu gösterir.[11] On sekizinci yüzyılda, boşta gezer tüfekli silahşorların daha az görüldüğünü kestirebiliriz; çünkü bunların çoğu güçlü ayana kapılanmıştı. Gene de bu incelenmesi gereken bir sorundur hala.
≪NÜFUS BASKISI≫ VE CELALİ İSYANLARI: OLMAYAN ВİR BAĞLANTI
Akdağ’ın modelindeki öğeler arasında en ciddi olarak sorgulananı, nüfus baskısının köylüleri köy dışına sürmekte oynadığı roldür. Kuşkusuz M.A. Cook, nüfus baskısının işletmelerin parçalanmasına yol açtığı, bu sürecin iyice ufalmış arazilere sıkıştırılmış köylüleri en sonunda köylerini terke zorladığı tezine koşullu bir destek vermiştir.[12] Öte yandan Huri İslamoğlu-İnan, nüfus baskısının Anadolu köylülerini köylerinin dışına itmediği, paralı askerlik gibi daha kazançlı ve maceralı mesleklerin genç köylüleri babalarının çiftliklerini bırakmaya özendirmekte fazlasıyla yeterli olduğu görüşündedir.[13] Böylece Huri İslamoğlu-İnan, Anadolu kırlarındaki bunalımı iktisadi süreçlerden çok siyasal süreçlerin tutuşturduğunu ima etmiş olmaktadır. Bununla birlikte yazar esas olarak Anadolu aile çiftliğinin günümüze dek varlığını sürdürmesini ve vurguncu toprak ağaları tarafından yok edilmekten kurtulmasını sağlayan mekanizmalar üzerinde durduğundan konunun tümü kendisi açısından marjinaldir. Bu açıdan bakınca, çiftlik ve köylerini terke zorlanan ve bu sayede köylü olmaktan çıkan kimselerin yazgısı, ancak ikincil bir önem taşır.
BARUT VE GÖÇEBELİK
Soruna çok değişik bir açıdan yaklaşan Halil İnalcık da, Anadolu’da on altıncı yüzyılın sonları ile on yedinci yüzyılın bütününde o denli sık karşılaşılan askeri ayaklanmaları alevlendirmede sosyo-ekonomik bunalımın oynadığı rolü küçümseyenler arasında yer alır.[14] Ona göre ≪başıboş≫ paralı asker birliklerinin örgütlenmesine büyük ölçüde Osmanlı devletinin ateşli silahlar kullanabilecek askerlere olan talebi yol açmış, bunların tasallutları ne zaman katlanılmaz hale gelmişse Osmanlı devletinin köylüler arasından topladığı milis kuvvetleri bunların üstüne saldırtılmıştır. Elbette bu model, Osmanlı devletinin bu tüfekli silahşorların yol açtığı yıkım karşısında neden dolayı alternatif çözümler aramadığını açıklamaz. (Akla gelen alternatifler- arasında hâlâ var olan tımarların süvari hizmetinden ateşli silahlarla hizmete dönüştürülmesinden ya da taşra ayanının Osmanlı merkezi yönetimine önceden kararlaştırılmış ve genellikle oldukça büyük sayıda tüfekli silahşor sağlaması koşulundan söz edilebilir.) Böylece İnalcık’ın modelinde askeri ayaklanmaların oluşumu Osmanlı devletinin işleyişiyle açıklanmış olmaktadır. Ne var ki İnalcık’ın makalesinde Osmanlı devletinin neden dolayı bu şekilde davranmış olduğuna ilişkin bir açıklama çabasına rastlanmaz. İnalcık’ın daha önceki incelemelerinden hareketle yazarın Osmanlı devletinin ödeme gücünün ya da güçsüzlüğünün bu devletin dünya ticaret yolları karşısındaki konumuyla belirlendiğini düşündüğü sonucuna ulaşabiliriz.[15] Bu açıdan bakıldığında nüfus ve tarımsal üretimdeki dalgalanmalar çok daha az önem taşıyacaktır.
Rumeli yakasındaki askeri ayaklanmalar için Fikret Adanır tarafından farklı bir açıklama getirilmiştir, ≪Hayduk≫ diye bilinen Balkan eşkıyasının faaliyetlerini açıklamaya çalışırken Adanır, zamanında Hobsbawm’ın ünlü kitabında önerdiğinin tersine[16] hayduk’ların yerel güç sahibi önemli kişilerle çatıştıkları için köylerinden sürülen köylüler olmadıkların öne sürer. Adanır, Osmanlı devletince uygulanan baskının Balkan köylülerini köylerini terk ederek haydutluk gibi kısa süreli ve tehlikeli bir uğraş tutmaya zorladığı görüşüne de aynı derecede karşı olduğu gibi hayduk’ları her hangi bir bakımdan birer ≪ön milliyetçi≫ olarak da görmez. Ona göre bu haydutlar, Osmanlı-Habsburg sınır bölgelerindeki sürekli savaşlar arasında sıkışıp kalmış, sınır bölgeleri dışındaki alanlarda yaşadıkları zaman bile bu var oluş türünden vazgeçmek istemeyen çobanlardı esas olarak. Artık bilmekteyiz ki on yedinci yüzyılda oldukça çok sayıda konar-göçer, hayvanlarıyla Doğu Anadolu’dan Batı ve İç Anadolu eyaletlerine göç etmişti ve bu dönemin Osmanlı belgelerinde şirret ve şekavetten, yani konar-göçerlerin tasallutlarından sık sık söz edilmekteydi.[17] Beri yanda tüfekli silahşorların nasıl devşirildikleri konusunda bilgi veren belge sayısı azdır. Elimizde bulunan malzeme de, Anadolu’da dolaşan levent ve sekbanların konar-göçer kökenli olduğunu göstermez. Dolayısıyla Anadolu’daki askeri ayaklanmaların hepsini, hatta çoğunu göçebeler ile yarı göçebelerin faaliyetlerine atfetmek yerinde gözükmemektedir.
REAYANIN ASKERİ OLMA İSTEĞİ
İnalcık, Anadolu’daki ayaklanmalarda bir başka güdülenimin söz konusu olabileceğini ima eder. Bu, Anadolulu-Türk uyrukluların, sultanın maiyetine giren kullara kaptırmış oldukları askeri ve siyasal ayrıcalıkların bir bölümünü yeniden ele geçirme arzusudur.[18] Bu kayıp, özellikle Fatih Sultan Mehmet’in Anadolu-Türk aristokrasisinin yerine Osmanlı yönetiminin en yüksek makamlarına kul kökenli görevlileri getirmesiyle ortaya çıkmıştı.[19] İmdi, özellikle de bu dönemin nasihatname yazarları reayayı hükümet aygıtı dışında tutma gerekliğini özel olarak vurguladıkları için, Anadolu-Türk reayasının sultanın askerilerinin ayrıcalıklarından pay istemiş olabileceği, kendi içinde olasılığı çok güçlü olan bir görüştür.[20] Nasihatname yazarlarının kesinlikle çevrelerindeki toplumsal gerçekliklerin yansız gözlemcileri olmayıp çoğu kez ≪yoksullar≫ karşısında ≪zenginler≫in yanlılıklarını dile getirdiklerini göz önünde bulundurmak gerekir.[21] Öyle olsa bile nasihatname yazarları, ≪vergi verenler≫ zümresinden ≪vergi alanlar≫ zümresine doğru bir toplumsal devingenliğin gerçek örnekleriyle karşılaşmamış olsalardı, bu konunun üzerinde bu denli çok durmazlardı.
KONJONKTÜRÜN ROLÜ
Doğal, iktisadi ya da siyasal konjonktür açısından çeşitli açıklama olanaklarına işaret ederek, Osmanlı toplumunda ≪zenginler≫ ile ≪yoksullar≫ arasındaki antagonizme ilişkin bu görüşü güçlendirebiliriz. Ne de olsa sultanın kulları, iktidar manivelalarına esas olarak 1451 ile 1481 arasında yerleştirilmişlerdir. Öte yandan, İnalcık’ın belirttiği gibi, kulların yükselişine karşı çıkan direnişler ancak 1570’lerden sonra yoğunluk kazanmıştır. Reayanın kul karşısındaki, eskiden beri sürüyor olması gereken öfkesi neden özellikle o yıllarda alevlenmiştir? Griswold, 1600 yıllarında yalnız Osmanlı topraklarında değil, daha geniş olarak Akdeniz’de görülen, havaların kötü gittiği, bunun sonucu olarak kötü hasat alınan bir dizi yıla işaret ederek çevresel bir açıklama önerir.[22] Elbette bu açıklama, ayaklanan askerlerin (Akdağ’ın ileri sürdüğü gibi, nüfus baskısı değil de) kötü hasatlar yüzünden topraklarını terk etmek zorunda kalan köylüler olmasını ön gerektirir. Bu durumda bu türden bir çevresel konjonktürün İslamoğlu-İnan’ın ya da İnalcık’ın açıklama sistemine uydurulabilmesini beklememek gerekir, zira bu iki yazar köylülerin çiftliklerini zorunlu olarak terk ettiklerine inanmamaktadırlar. Daha önemlisi, yeni çağ Anadolu iklimine ilişkin dendrokronolojik ve öteki incelemeler henüz fazla ilerlemiş olmadığından ekolojik temelli açıklamaların şimdilik ertelenmesi ihtiyatlı bir tutum sayılabilir.
Bir başka konjonktür türü iktisadidir. Bir devrimin iktisadi konjonktür açısından açıklanmasına Ernest Labrousse ile başkalarının 1789-1795 devriminden önceki Fransız iktisadi gelişmesi konusundaki çalışmalarını örnek verebiliriz.[23] Bu incelemelerden anlaşılan, uzun dönemli iktisadi büyümenin çarpıcı bir gerilemeyle kesintiye uğraması halinde hoşnutsuzluk ve baş kaldırıya yol açabileceğidir. Çünkü büyüme döneminin yolaçtığı artan bekleyişler, bunalımla kesintiye uğrar. Son zamanlarda Mervan Buheyri, benzer bir modeli Lübnanlı Kisravan’ın 1858’deki köylü ayaklanmasına uygulamaya çalışmıştır.[24] Veri eksikliği böyle bir açıklamayı on altıncı yüzyıl Osmanlı Anadolu’su söz konusu olduğunda oldukça spekülatif kılmaktaysa da böyle bir spekülasyonun gene de birtakım erdemleri bulunabilir. Öyle görünüyor ki 1570’ler ya da 1580’lerden önce Osmanlı dokuma sanayilerinin işleri yolundaydı ve İmparatorluk’un birçok yöresinde pazarlama faaliyetleri artmaktaydı.[25] Kamu inşaatları da (bu tür faaliyetler her zaman iktisadi refah göstergesi değilse de) hızlı bir genişleme içindeydi.[26] Dahası 1570’ten önce akçenin değerinin çok yavaş düşmesi, hele sonraki dönemlerin Osmanlı para tarihini yansıtan şiddetli zikzaklarla karşılaştırıldığında oldukça dengeli bir devlet hazinesine işaret ediyordu.[27] Dolayısıyla 1570’lere dek Osmanlı ekonomisinin azımsanmayacak sayıda kesiminde işlerin gerçekte yeterince kazançlı olduğunu ileri sürmek mümkündür. O tarihten başlayarak, devlet maliyesi alanında karşılaşılan zorluklar çoğaldı. Bu zorluklar, paranın ayarının bozulmasının yol açtığı enflasyon biçiminde ekonomiyi etkiledi. Dahası, Amerika’dan gelen değerli madenler Osmanlı ülkesine girdikçe, saf gümüşün de değeri azaldı. Bu sırada tarımsal büyüme olanaklarının da nüfus artışının gerisinde kalışı, dönemin fiyat artışının dramatik ve son derece sarsıcı bir ≪fiyat devrimi≫ haline gelmesine eşit ölçüde katkıda bulundu.
Gerek Barkan, gerek Akdağ, enflasyon ile askeri ayaklanma arasındaki bağlantıyı vurgularlar.[28] Akçenin değerindeki düşüşten sorumlu vezirlerin kellesini isteyerek maaşlarının satın alma gücünü korumaya çalışan kentli yeniçeriler örneğinde bu bağlantı apaçıktır. Ancak yağmacılıkları ve ayaklanmalarıyla Celali isyanlarını oluşturan taşralı sekbanlar örneğinde de bağlantı, daha az belirgin olsa bile vardır. Ne de olsa Osmanlı merkezi yönetimi, eyalet ve sancak yöneticilerinden kendi askerlerini sağlamalarını bu birliklere merkezi devlet bütçesinden para ayırmada zorlandığı için talep etmişti. Öyleyse reaya kökenli Anadolu askerlerinin askeriler arasına alınmalarını talep etmek için neden dolayı özellikle 1570 ile 1610 arasındaki yılları seçmiş olduklarını açıklamak istediğimizde, en azından yardımcı bir etken olarak, 1570 öncesi yıllardaki (muhtemelen) uzun dönemli refaha ve onu izleyen gerilemeye işaret edebiliriz.
Ne var ki, çevresel ve iktisadi konjonktürlerden başka, göz önünde tutmamız gereken bir de siyasal konjonktür vardır. Günümüzde, Osmanlı yönetici zümresini, özellikle de bürokrasiyi ele almış araştırmacılar, on altıncı yüzyılın sonları ile on yedinci yüzyılın başlarında gözlemledikleri değişmelerin nasıl yorumlanması gerektiği konusunda şiddetli bir anlaşmazlık içindedirler. Saray, Metin Kunt’un öne sürdüğü gibi,[29] taşra bürokrasisi üzerindeki nüfuzunu artırmış mıdır, yoksa bu nüfuzu, Rıfat Ebu-el-Hac’ın ısrar ettiği gibi,[30] büyük ölçüde elinden kaçırmış mıdır? Bunlar, henüz çözüme bağlanmamış sorunlardır. Osmanlı tarihinin genel akışına baktığımızda Ebu-el-Hac’ın açıklaması daha ikna edici görünmektedir. Ama bunun ille kuvvetli bir sav olması gerekmez; çünkü genel bir sistemin içine kolaylıkla yerleştirilemeyen gözlemlerin araştırmamızın daha ileriki aşamalarında verimli oldukları defalarca görülmüştür.
Beylerbeyi ve sancak beylerinin göreceli özerkliğine elverişli bir siyasal konjonktür gerçekten mevcut olsaydı böyle bir durum, ateşli silahlarla yeni donanmış Anadolu reayasının kul düzenine girmek istediğinde neden dolayı bu valilerin çevresinde toplanmış olduğunu açıklardı elbette. Gene de bir totoloji olasılığından sakınmak gerekir. Çünkü Osmanlı yönetiminin kendilerinin silahlı maiyetine duyduğu ihtiyacın beylerbeyi ve sancak beylerinin işine yaradığını söylemek de aynı derecede mümkündür. Ancak şimdiye kadar bir beylerbeyi veya sancak beyinin o zor yıllarda askerleriyle ilgili sorunlarda nasıl davrandığına ilişkin bilgimiz hala yetersizdir. Ancak eyalet yönetimlerinin işleyişleri konusunda bir dizi iyi monografi bu sorunu anlamamıza yardımcı olabilecektir.[31]
1600’LERDE ANADOLU’DAKİ TOPLUMSAL ÇATIŞMA
Konjonktürel açıklamalar, önemli olmakla birlikte belli bir toplumdaki toplumsal güçler arasındaki uzun dönemli ilişkiler bilinmedikçe yetersiz kalır. 1600‘den önceki ve sonraki yıllarda Anadolu’da yer alan ayaklanmaları ele alan araştırmacı, iki ayrı ama birbiriyle ilişkili sorunla başa çıkmak zorunda görünür: (1) Bu dönemde askeri ayaklanmalar neden sık görülmüştür? (2) Yeniçağ boyunca Avrupa’da, Japonya ya da Çin’de gözlemlenen türde köylü isyanları neden son derece seyrekti? Bu iki görüngü arasında hiç bir ilişki olmadığı görüşü elbette savunulabilir; bu durumda Tanzimat öncesi dönemin Osmanlı devletinde bir tür öncel düzen bulunduğu var sayılır genellikle. Ancak bu öncel düzenin varlığını kanıtlayan deliller henüz ortaya çıkmadığına göre bu satırların yazarı Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi verenler ile vergi alanlar arasında potansiyel bir çatışma bulunduğunu var saymaktadır. Açıklanması gereken, bu potansiyel çatışmanın aldığı somut biçim, yani neden köylü isyanları değil de askeri ayaklanmalar biçiminde gözüktüğüdür. Bu satırların yazarına göre ≪hoşnut köylüler-hoşnutsuz askeriye≫ öncülünden yola çıkıldığı zaman geçerli açıklamalar bulunması olanaksızlaştırılmış olur, hele köylülerin var sayımlı hoşnutsuzluğunun sebepleri incelenmeden bırakılmışsa.
Köylü hoşnutsuzluğu, en çok vergilerle ilgili olarak dile geliyordu; on altıncı yüzyıl sonları ile on yedinci yüzyıl-başlarının mühimme defterleri, özellikle yerel yöneticiler tarafından toplanan usulsüz vergiler konusundaki yakınmaların örnekleriyle doludur.[32] Anadolu köylüleri, eyalet yönetiminin görevlilerini çok kez topraklarına sokmuyorlardı. Üstelik Celali isyanlarının en civcivli zamanında Osmanlı sultanları, vergi tabanının sürekli aşınmasından ve bütün vergilenebilir fazlaların yerel yöneticiler tarafından ele geçirilmesinden öylesine kaygı duyuyorlardı ki bu köylü hareketleri, İstanbul’dan manevi destek bile bulmuş olabilirdi.[33] Bu koşullar altında köylülerin fırsat buldukça vergi tahsildarlarına dayak atmalarına, yerel mahkemenin ise suçluları ya belirleyememesine, ya da belirlemek istememesine şaşmamak gerekir.[34]
Taşra sakinlerinin kendi topluluklarının istenmeyen bir üyesinden söz ederken kullandıkları sözlü ifadelerin bazıları, en az bu fiziksel meydan okuma tavırları kadar anlamlıydı. Böyle bir kişi, hemşehri ve köylülerine kara çalıp kendisi için çıkar sağlamak amacıyla yerel yöneticilere ve adamlarına (ehli örf) yaklaşmakla suçlanırdı genellikle. Bu deyim, on altıncı yüzyıl sonları ile on yedinci yüzyıl başlarının mühimme defterlerinde sık sık geçer.[35] Zaman zaman neredeyse bir reayanın ehli örften birisine sırf yaklaşmasının bile komşularının kendisinden kuşkulanmalarına yettiği izlenimi edinilir. Kadı ile olan ilişkilerin bu şekilde damgalanmayışı bir o kadar dikkat çekicidir. Birçok durumda kadıya Osmanlı yönetimi ile vergi yükümlüleri arasındaki bir aracı gözüyle bakıldığı anlaşılmaktadır. Öte yandan 1600’den önceki ve sonraki yıllarda, eyalet valileri ile maiyetindekiler, Anadolu kentli ve köylülerine bütünüyle yabancı sayılmış, bunlarla temastan olabildiğince kaçınılmış olsa gerektir.[36]
DEMOGRAFİK ETKENLERE DÖNÜŞ
1600 yıllarında reaya ile ehli örf arasında hüküm süren gerginlik, Avrupa ya da Çin modelinde olduğu gibi neden köylü ayaklanmaları biçiminde patlak vermemiştir? Bu satırların yazarı, esas sebebin hoşnutsuz bir köylünün köyünden ve köylülük durumundan görece kolay kaçabilmesi olduğu kanısındadır. Gerçi belli bir köyün ödemesi gereken vergileri toplamaktan sorumlu olan sipahi, kaçak köylülerin geri döndürülmesini teorik olarak talep edebiliyordu;[37] ama kadı makamı, hiç değilse on yedinci yüzyılda ona bu girişimde yardımcı olmaya fazla istekli görünmüyordu[38]. Hatta bir eyalet valisinin maiyetine paralı asker olarak giren köylünün kendisini köyüne geri getirme çabalarına karşı daha iyi korunmuş olduğu bile apaçıktı. Bu anlamda, Celali isyanlarının sebebinin köy düzeyindeki toplumsal çatışmalar olduğunu yadsıyan İnalcık ile İslamoğlu-İnan’ın görüşlerine katılmak mümkündür. Köylüler içinde bulundukları koşullardan kaçıp askeriyeye, kentlere, hatta belki de yarı göçebe aşiretlerin koruyuculuğuna sığınamasalardı sonuç, fiiliyatta karşılaştığımız askeri isyanlar değil, ≪klasik≫ tipte köylü ayaklanmaları olurdu.
Reayanın köylerini terk etmelerine yol açan ≪çekiş≫ ve ≪itiş≫ etkenlerinin göreli önemini değerlendirirken, çok tartışılan bir konuya, on altıncı yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’nun tarımsal kaynaklarına oranla bir nüfus baskısıyla karşılaşıp karşılaşmadığına geri dönmüş oluyoruz. İktisat tarihçileri, sanayi öncesi toplamlarda kırsal nüfus baskısının teşhisine yarayacak belirli ölçütler üzerinde anlaşmışlardır: Tarım ya da kırsal zanaatlarda yarım gün ya da tüm gün ücretli çalışma, karşılığında elde edilen reel ücretlerde gerileme, işletmelerin parçalanması ve düşük kaliteli olduğu bilinen toprakların ekilmesi.[39] On altıncı yüzyılın sonları ile on yedinci yüzyıl başlarında Anadolu’daki ücretli çalışmayla ilgili bilgilerimiz, reel ücretlerde bir azalış olup olmadığına hükmetmemize elvermeyecek denli bölük pörçüktür. Üstelik on altıncı yüzyılın son çeyreğinde düşük nitelikli toprakların gerçekten artan bir sıklıkla ekilip ekilmediğine karar vermemize yetecek sayıda bölgesel monografilere de henüz sahip değiliz. Ancak görünen odur ki on altıncı yüzyılda Çukurova’nın zengin tarım toprakları, sürekli bir yerleşmeden hemen hemen yoksundu ve ilkel bir tarımın ötesine geçmemiş yarı göçebe aşiretlerce yalnız kışın kullanılırdı.[40] Toprağın bu şekilde kullanılışının nedenlerinden biri kuşkusuz sıtmaydı. Ancak nüfus baskısının gerçekten güçlü olması halinde Çukurova’nın hiç değilse bazı bölümlerinin el birliğiyle akaçlanıp ekilmeye çalışılmış olacağı var sayılabilir.
Böylece nüfus baskısı olasılığıyla ilgili geriye bir tek önemli kanıt türü kalmaktadır. O da işletmelerin parçalanmasıdır. Bu görüngüyü incelemiş olan iki yazarın, yani Michael Cook ile Huri İslamoğlu-İnan’ın olayın sıklığı konusunda anlaşamadıklarını yukarda gözlemlemiştik. Cook olayın göreceli olarak yaygın olduğunu düşünürken[41] İslamoğlu-İnan, olayı marjinal saymaya eğilimlidir.[42] Bu satırların yazarının incelemiş olduğu Konya-Akşehir bölgesinde Fatih Sultan Mehmet zamanında yaklaşık olarak altmış vergi yükümlüsü barındıran, bunların çoğunluğunun tam bir çifte sahip olduğu köylere rastlanmıştır.[43] Yüz yirmi yıl kadar sonra vergi yükümlüsü köylülerin sayısı üç yüzün üzerine çıktığı halde bunların hiç birinin tam bir çifti yoktu. En çok toprağı olan köylüler mim-çift sahibiydiler. Bu tür olayların içermeleri konusunda görüş ayrılıkları ne olursa olsun, belirli alanlarda yoğun yerleşme adaları oluştuğu, buralarda nüfusun kaynakları zorladığı görüşü akla uygundur. Gene de bu, bir bütün olarak Anadolu’nun zamanın tarımsal olanaklarına oranla ille ≪aşırı nüfuslu≫ olduğu anlamına gelmez.
Anadolu’nun demografik tarihleri incelenmiş olan yörelerinin on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarındaki nüfuslarını on altıncı yüzyıldaki nüfuslarıyla karşılaştırarak bu var sayımı sınamamız mümkündür. On altıncı yüzyıl sonu Anadolu’sunun nüfus haritasını henüz çıkaramıyorsak da iki dönem arasında bir karşılaştırmayı anlamlı kılmaya yetecek sayıda bölgesel incelemeye sahip bulunmaktayız. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında önemli bir nüfus artışı görülmüş olsa bile genel olarak Anadolu’nun on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında nüfus aşırılığı gibi bir sıkıntıyla karşılaşmadığını biliyoruz. Öte yandan tarımın teknik koşulları, az sayıda demir yolu bir kenara bırakılırsa, on altıncı yüzyıl sonlarına doğru hüküm süren koşullarla temelde aynıydı. Dolayısıyla Anadolu’da nüfus aşırılığından söz etmek haklı sayılmaz, meğerki on altıncı yüzyıl sonunda nüfusun 1900’lerde olacağından çok daha yoğun olduğu alanlar bulalım. Bu konunun yakın gelecekte çözüme kavuşacağını umuyoruz.
On altıncı yüzyıl sonlarında, özellikle Anadolu’nun güneyinde nüfus aşırılığı görüşüne karşı bir başka sav, Ronald Jennings tarafından formüle edilmiştir.[44] Yazar, Osmanlı yönetiminin Anadoluluları Kıbrıs’a yerleştirmeye çalışırken büyük bir direnişle karşılaşıp sonunda suçluları göndermek zorunda kaldığına işaret etmektedir. Öte yandan İstanbul’da iyi ilişkileri bulunan kişiler, örneğin Mimar Sinan’ın Kayseri’nin Ağırnas köyündeki yakınları, bu ilişkilerini sürgünden bağışık tutulmak için kullanmışlardır.[45] Adadaki koşulların karışıklığının kuşkusuz caydırıcı bir etkisi olmuş olsa gerektir. Ancak Jennings’in haklı olarak belirttiği gibi, nüfus baskısı gerçekten şiddetli olsaydı pek çok kimse, hele kendilerine vergi bağışıklığı gibi bir teşvik sunulmuşken, bereketli topraklar üzerinde yerleşme umuduyla bu işe gönüllü olarak girerdi. Bu nedenle Jennings’in çıkardığı sonuç, Kıbrıs’ın iskânı tasarısına girişildiğinde Güney Anadolu’da nüfus baskısı bulunmadığı yolundadır.
SONUÇ
Nüfus baskısının olmayışı, nüfusun artmadığı biçiminde anlaşılmamalıdır elbette. On altıncı yüzyıl vergi kayıtları bu artışın gerçekte önemli olduğunu göstermektedir. Ancak bizim muhakememiz bakımından asıl önemli olan, nüfus artışı değil, nüfus baskısıdır; çünkü nüfus baskısı, köylülerin tercihlerini sınırlamış, onları daha sıkı çalışmaya zorlamış, dolayısıyla ister istemez hoşnutsuzluklarını artırmıştır.
Ne var ki tek başına nüfus baskısından bile daha önemli olan, Anadolu Osmanlı toplumunun artan sayılarla ne şekilde başa çıkmaya çalıştığıdır. Huri İslamoğlu-İnan, Osmanlı üst sınıfının toprağı çiftçinin tasarrufunda bırakarak pazarlanabilir artıklara el koymayı çıkarlarına daha uygun bulduklarını öne sürer.[46] Ama nüfus baskısının hiç bir zaman köylüleri bir parça toprağı elde tutmak uğruna her türlü koşulu kabul etmeye zorlayacak denli ağırlaşmamış olması belki daha önemli bile olmuştur. Bu ise, 1600 yıllarında Anadolu köylüsünün köylü statüsünden oldukça kolay kaçabilmesi sayesinde oluyordu. Büyük ölçüde ancak birkaç kuşak önce yerleşmiş olmaları gereken göçebelerin soyundan gelen Anadolu köylüleri gezgincilik geleneklerini unutmamışlardı sanki. Aynı zamanda, paralı askerler bakımından devlet hizmeti, öteki göçmenler bakımından da kentler, köyünü terk eden köylüler için bir geçim kaynağı olmuştu. Gene de tüfekli sekbanların geçim kaynağı bazen öylesine eğretiydi ki haydutlukla desteklenmesi gerekiyordu. Bu durum, 1600 yıllarında Anadolu’nun her yanını askeri isyancılar sardığı hâlde neden köylü ayaklanması denebilecek bir şeyin görülmediğini açıklayabilir.
[1] Giovanni Levi, Das immaterielle Erbe. Eine bauerliche Welt an der Schwelle zur Moderne, çev. Karl F. Hauber ve Ulrich Hausmann (Berlin, 1986).
[2] Emmanuel Le Roy Ladurie, Le Carnaval de Romans. De la Chandeleur au mercredi des Cendres 1579-1580 (Paris, 1979).
[3] Carlo Ginzburg. The Cheese and the Worms: The Cosmos of a Sixteenth -Century Miller, çev. J. ve A. Tedeschi (Londra, 1982).
[4] Eric Wolf. Europe and the People without History (Berkeley, Los Angeles. Londra, 1982).
[5] Bu tur görüşlerin savunucuları için, krş. Jacques Heers. Le clan familial au moyen age, Etude sur les structures politiques et sociales des milieux urbains (Paris. 1974) ve Roland Mousnier, Peasant Uprisings in Seventeenth Century France, Russia and China, çev. Brian Pearce (Londra, 1971).
[6] Bu deyim için, krş. Wolf, People without History, s. 79 – 88.
[7] Hüseyin Avni Şanda, Reaya ve Köylü (İstanbul. 1970). İsmail Cem (İpekçi), Türkiyede Geri Kalmışlığın Tarihi, (İstanbul, 1970).
[8] Mustafa Akdağ, Celali İsyanları (1550-1603), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 144 (Ankara, 1963).
Mustafa Akdağ. Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi. Ankara. Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları No. 131, 2 c. (Ankara, 1959, 1971), c. 2 1453 -1559
[9] Bu konu üzerine günümüzde başlıca inceleme: Halil İnalcık, ≪Military and Fiscal Transformation in the Ottoman Empire 1600-1700.≫ Archivum Ottomanicum VI (1980), 283 – 337, Studies in Ottoman Social and Economic History (Londra, 1985), No. V içinde yeniden basılmıştır.
Mustafa Akdağ. <<Tımar Rejiminin Bozuluşu,≫ Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi. III. 4 (1945), 428-429. Sarıca ve sekban diye bilinen başıbozuk askerlerin askeri önemini irdeler, ancak bunların barut kullanışından söz etmez.
Metin Kunt, The Sultan’s Servants, The Transformation of Ottoman Provincial Government 1550-1650 (New York, 1983).
[10] William Griswold, The Great Anatolian Rebellion, 1000-1020/1591- 1611. Islamkundliche Untersuchungen c. 83 (Berlin. 1983), Kuyucu Murad Paşa’nın isyancıların yenilgiye uğratılmasındaki rolünü vurgular (s. 209 ve başka yerlerde). Ancak Evliya Çelebi’nin üstünkörü okunuşu. Celaliler olarak bilinen eşkıyanın 17. yüzyılın ortasından çok sonra Anadolu’da kol gezdiğini gösterir.
[11] İnalcık, ≪Military and Fiscal Transformation.≫ passim, çeşitli örgütsel değişiklikleri irdeler. Devlet yapısının tümüyle onarılmasından bahis yoktur.
[12] Michael A. Cook, Population Pressure in Rural Anatolia 1450-1600, London Oriental Series c. 27 (Londra. 1972), s. 10 vd.
[13] Huricihan İslamoğlu (İnan), ≪Dynamics of Agricultural Production. Population Growth and Urban Development: A Case Study of Areas in Northcentral Anatolia, 1520-1575≫, doktora tezi. University of Wisconsin, Madison Wise, ve ≪Osmanische Landwirtschaft im Anatolien des 16. Jahrhunderts: Stagnation oder regionales Wachstum?.≫ Jahrbuch zur Geschichte und Gesellschaft des Vorderen und Mittleren Orients 1965 (yayımlanacak). Bu incelemeyi yayımlanmadan önce görmeme izin verdiği için yazara müteşekkirim.
[14] İnalcık, ≪Military and Fiscal Transformation.≫ s. 286-287.
[15] Bu bağlamda, Halil İnalcık’ın The Ottoman Empire-The Classical Age 1300 to 1600 çev. Norman Itzkowitz ve Colin Imber (Londra, 1973), e 121-164’te ticaret yollarının denetimi üzerinde uzun uzadıya durması, buna karşılık köy toplumu üzerine olan bolümde tarımsal üretimden çok idari çerçeveyi ele alması kuşkusuz önemlidir.
[16] Fikret Adanır, -Heiduckentum und Osmanische Herrschaft. Sozialgeschichtliche Aspekte der Diskussion um das frühneuzeitliche Rauberunvesen in Südosteuropa,≫ Südost – Forschungen XLI (1982), 43- 116. Eric Hobsbawm. Bandits (Harmondsworth, 1972).
[17] Ahmet Refik, Anadolu’da Türk Aşiretleri (966-1200), Anadolu’da yaşayan Türk aşiretleri hakkında Divanı Hümayun mühimme defterlerinde mukayyet hükümleri havidir (İstanbul. 1930), s. 15, 17 ve başka yerlerde.
[18] İnalcık. ≪Military and Fiscal Transformation,≫ e. 284.
[19] İnalcık, The Ottoman Empire, s. 77.
[20] Yaşar Yücel der., Kitab-ı mustetab, Osmanlı devlet düzenine ait metinler I, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları 216 (Ankara, 1974). s. XIX.
[21] Rifaat Abou-El-Haj, ≪The Nature of the Ottoman State in the Seventeenth Century ≫, henüz yayınlanmamış bir çalışma. Bu yapıtın müsveddesini görmeme izin verdiği için yazara teşekkür ederim.
[22] Griswold, Anatolian Rebellions, a. 238 – 9. Griswold, bu varsayımı ihtiyatlılıkla formüle eder.
[23] Yeni bir versiyon için bk. Ernest Labrousse. ≪En survol sur l’ouvrage. Dynamismes economiques, dynamismes sociaux, dynamismes mentaux,≫ Histoire economique et sociale de la France der. Fernand Braudel, Ernest Labrousse, 4 c (Paris, 1970 vd). c II Des derniers temps de l’age seigneurial aux preludes de l’age industriel (1660-1789) icinde, s. 693 – 740.
[24] Marwan Buheyri, ≪The Peasant Revolt of 1858 in Mount Lebanon; Rising Expectations, Economic Malaise and the Incentive to Arm,≫ Land Tenure and Social Transformation in the Middle East, der. Tarif Khailidi (Beirut, 1984), s. 291-302.
[25] İnalcık, The Ottoman Empire, s. 140 – 62.
[26] Bu konuda, krş. Robert S. Lopez, Harry A. Miskimin, ≪The Economic Depression of the Renaissance,≫ Economic History Review, 2nd series XIV (1961-62), 408 – 426 ve bu makalenin doğurduğu tartışma.
[27] Halil Sahillioğlu, ≪Osmanlı Para Tarihinde Dünya Para ve Maden Hareketlerinin Yeri (1300-1750)≫ Türkiye İktisat Tarihi Üzerine Araştırmalar, Gelişme Dergisi özel sayı (1978), 1-38.
Ömer Lütfi Barkan, ≪XVI. Asrın İkinci Yansında Türkiye’de Fiyat Hareketleri.≫ Belleten, No. 136 (1970). 557 – 607.
[28] Barkan, ≪Fiyat Hareketleri,≫ s. 595 – 97.
Akdağ. Türkiye İktisadi ve İctimai Tarihi, s. 386 vd.
[29] Kunt, The Sultan’s Servants, s. 95-96.
[30] Rifa’at Abou-El-Haj: Metin Kunt, ≪The Sultan’s Servants adlı kitabın eleştirisi≫ Osmanlı Araştırmaları, VI (1987).
[31] Bir ilk örnek için, bk. Metin Kunt, Bir Osmanlı Valisinin Yıllık Gelir-Gideri, Diyarbakır. 1670-71, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları No. 162 (İstanbul, 1981).
[32] Canlı örnekler için, krş. Halil İnalcık, ≪Adaletnâmeler≫ Belgeler, II, 3 -4 (1965), 70. Avarız vergileriyle ilgili pazarlık üzerine, ayrıca bk. İnalcık. ≪Military and Fiscal Transformation≫ s. 315.
[33] İnalcık, ≪Adaletnâmeler≫ 80.
[34] Böyle bir olaya örnek olarak, krş. Çorum şehir kitaplığında 1595 – 7 Çorum kadı sicili (ff 21 a, 189 a).
[35] 16. yüzyıl sonu 17. yüzyıl başı mühimme defterlerinin üstünkörü bir okunuşunda bu türden birçok örneğe rastlanacaktır.
[36] Akdağ’ın bu konudaki yorumları için, bk. Celali İsyanları, s. 17 ve başka yerlerde.
[37] İnalcık, The Ottoman Empire, s.111.
[38] Suraiya Faroqhi, Townsmen of Ottoman Anatolia, Trade, Crafts and Food Production in an Urban Setting, Cambridge Studies in Islamic Civilization. (Cambridge, 1984), s. 270.
[39] Bu ölçütlerin ayrıntılı bir tartışması için, krş. Emmanuel Le Roy Ladurie, The Peasants of Languedoc, çev. John Day (Urbana III, 1074), s. 98-131, 246-250.
[40] Mustafa Soysal, Die Siedlungs – und Landschaftsentwikclung der Çukurova, Mit, besonderer Berücksichtigung der Yüreğir-Ebene, Erlanger Geographische Arbeiten (Erlangen, 1976). s. 9-47.
[41] Cook, Population Pressure, s. 23-24 ve başka yerlerde.
[42] İslamoğlu-İnan, ≪Osmanische Landwirtschaft.≫
[43] Ömür Bakırer, Suraiya Faroqhi. ≪Dediği Dede ve Tekkeleri.≫ Belleten, XXXIX. 155 (1975), S. 463.
[44] Ronald Jennings’in Osmanlı Kıbrıs’ı üzerine yayımlanmamış çalışması, böl 7, <<Population Transfers and Ottoman Policy>>. Bu çalışmanın müsveddesine bakmama izin verdiği için yazara teşekkür ederim.
[45] Mimar Sinan ile Ağırnas’taki yakınlarının Kıbrıs’a sürgünden bağışık tutuluşlarına yapılan bir gönderme için, bk. İbrahim Hakkı Konyalı, Mimar Koca Sinan (İstanbul, 1948). s. 107.
[46] İslamoğlu-İnan, ≪Osmanische Landwirtschaft.≫