Nesne Yönelimli Ontoloji (NYO) Üzerine Notlar: Zizek Nesne Yönelimli Ontoloji Okuyor – Yavuz Soysal

Ukrayna işgalinde Rus yetkililerin yaptığı açıklamalarda belirgin olan bir şey var: Yaşama karşı ölümü öne çıkarmak. Aynı İspanyol faşistlerin “yaşasın ölüm” sloganı gibi. Ölümü öne çıkarmak, ölümün sıradanlaşması insanların itaati içindir. Bu bir geçici dünya retoriği değil, düpedüz sonluluğu sürekli hatırlatan ve sonluluk fikrinin içinde potansiyel olarak bulunan kurban rolünü canlı tutan bir şey. İnsanı güçsüz, edilgen bırakan bütün yaratıcı özelliklerini sıfırlayan, elini kolunu bağlayan bir şey. Rus yetkililer, otoriter yönetimler, insan sonrası kapitalizm açıkça ölüme oynuyor. Korku aklı iptal ediyor, insanı insanlıktan çıkarıyor, ayrıntıları ve güzelliği boğuyor. Silahların gücü ve teknik detaylarına hevesli bir insanın yaşamak dediğimiz o güzellikle ne ilgisi olabilir? Borsa eğrileri ile silahlar aynı hedefe yönelmiş durumda: Hayat ve onun bütün güzellikleri. Makineler, teknoloji ve nesneler oradan üreyen karmaşık teoriler insanı güçsüzleştirmek, özgürlüğü gündemden çıkarmak için seferber olmuş; insana ve akla dönük yıkıcı bir süreç yaşanıyor. Fransa’da araç yakan genç insanlara karşı hoşgörüsüz olunması gerektiğini söyleyen mantığa karşı Alain Badiou şöyle yazıyordu: “Burada, a contrario, genç bir insanın yaşamının paha biçilmez olduğunu belirtmek gerekir ve onun toplumumuzun terk ettiği sayısız insandan biri olması ölçüsünde bu daha da doğrudur. Hoş görülemez suçun, birkaç aracı yakmak ve mağazaları yağmalamak, genç bir insanı öldürmenin ise anekdot olduğunu düşünmek tipik biçimde Marx’ın kapitalizmin merkezi yabancılaşması olarak değerlendirdiği şeye uygundur: eşyaların varoluşlar, metaların yaşam, makinelerin işçiler üstündeki önceliğini o şu formülle özetliyordu: “ölü canlıyı ele geçirir.” (Badiou, 2017: 38-39) O halde, yaşamı savunmak için, yeniden insan üzerine düşünmek önem kazanıyor.

Taner Timur’dan öğrendiğimize göre, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda böyle oldu. Felsefe tarihçisi E. Bréhier, Fransız felsefesinin dönüşümünü inceleyen eserinde, “aşkınlık” kavramının felsefeyi istila ettiğini söyledi. Descartes’ın “Cogito”şunu yeniden okuyan ve değerlendiren Husserl’in fenomenolojik yöntemi tüm dünyada etkili bir felsefe olmuştur. Fenomenolojik felsefe, düşüncenin kendi kendini yakalamaya ve kavramaya çalıştığı bir düşünce yöntemidir. Bu tarz bir felsefe Eski Yunan’a yabancıydı. Antik felsefe uzmanı J.P.Vernant eski Yunan’da iç gözlemin olmadığını söyler. Grek dünyasında özne kendi kendini bulacağı daha doğrusu keşfedeceği kapalı bir dünya teşkil etmiyordu. Yani Descartes’ın, “düşünüyorum o halde varım” cümlesi bir Yunanlı için hiçbir anlam taşımıyordu. Descartes felsefesinin, Taner Timur’un ifadesiyle, modernizmin adeta İncili sayılması biraz bu nedenledir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insan kavramı başka bir damardan daha beslendi. Totalitarizm eleştirilerine karşı Marksist felsefede de insan faktörü ön plana çıktı. Özellikle Fransız Komünist partisi kuramcılarında hümanizm anlayışı tartışıldı. O sıralarda partinin baş teorisyeni Roger Garaudy, “yabancılaşma” kavramına dayanan hümanist Marksizm’i, sınıf kavgasını unutmadan, farklı kültür ve uygarlıklar arasında barış ve diyaloğu en iyi sağlayacak kuram olarak görüyordu. Bu felsefe materyalist temelden hareket ediyordu ve idealizme götürecek aşkınlık bu felsefeye yabancıydı. Sartre, bu iki akımı bağdaştırmaya çalışmıştır. Varoluşçu hümanizmi Marksizm’e ‘antropolojik temel’ yapmak istemiştir.

1960’ların ortalarında dil antropoloji psikanaliz gibi disiplinlerle beslenen yapısalcı akım felsefi hayata adeta tekel kuruyor. Bu akım “insan”ı sadece “yapı”ların bir yan ürünü olarak görür ve hümanizm bilimsel olarak temellendirilmesi mümkün olmayan bir ideolojidir. Althusser’in “teorik anti-hümanizm”i böyle oluştu. Öznelci yaklaşımlara karşı yapısalcı yaklaşımlar moda oldu. Fransız Komünist partisi yöneticilerinden filozof L. Seve parti içi muhalefetin en önemli muhatabı Althusser’e karşı hümanist bir yaklaşımı benimsedi. Seve, Marksizm’in teorik planda insanı dışlamadığını ve günümüzde ihtiyaç duyulan bir “kişilik kuramı”nın felsefi temelinin Marx’ta olduğunu iddia etmiştir. Hümanizm bir ideoloji değil bilimsel olarak da temellendirilmesi mümkün olan bir ilkeydi ona göre.

Bourdieu ise, “habitus” ve “alan” kavramlarının temel olduğu farklı kaynaklardan beslenen bir geniş anlayışla öznellik ve toplumsallık sentezine katkı yapmıştır. Mars’taki “sermaye” kavramını manevi değerleri de kapsayan “sembolik sermaye” kavramı içine yerleştirir. (Timur,2011: 10-14)

Marksistler arasındaki bu tartışma, liberalizmin ideolojik hâkimiyeti ile beraber etkisizleşmiş gözükse de hep sürdü. Başka biçimlerde kaçınılmaz olarak devam etti. Posthümanizm, yapay zeka vs. böyledir. Fukuyama tarihin sonunu ilan ettiğinde bir yanıyla piyasanın insana, düşünceye karşı zaferini de ilan etmiş oluyordu. Bu tartışma öbekleşme teorisi, nesne yönelimli ontoloji, yeni materyalizm gibi başlıklarla sürüyor. Anarko-kapitalizmin insanı bıraktığı kaos, bütün tariflerin yıkılması, bütünlük yerine heterojen faillerin (nesneler dahil) birbirleriyle ilişkisiz, amaçsız buluştuğu öbekleşme, insanın anlamsızlaştığı insan sonrası kapitalizm vs. bütün bunlarla beraber düşünerek, Frank Ruda’nın felsefenin bir üst-anamnez olduğu fikrini esas alarak, geniş bir açıdan bakmalıyız. Bu yazının odak noktası Nesne Yönelimli Ontoloji (NYO).

Slavoj Zizek, Frank Ruda ve Agon Hamza ile beraber hazırladığı Marx Okumak kitabına yazdığı, “Marx Nesne Yönelimli Ontoloji Okuyor” başlıklı makalesinde bu eski tartışmanın yeni ve karmaşık biçimleri olan öbekleşme teorisi, nesne yönelimli ontoloji gibi başlıkları bütünlük, antagonizma, evrensellik kavramları üzerinden tartışıyor.

Zizek’e göre, NYO, öbekleşme teorisi ve yeni materyalizm gibi adlar altında farklı versiyonlarıyla karşılaştığımız karmaşık alanın hedef tahtasında transandantal hümanizm olsa da, arka planda Marksizm’in hayaleti gezinmektedir. Mekanizma, organizma, yapı, bütünlük, öbekleşme tanımlarında ve anlamlarında uygun bir konum belirlemek gerektiğini söylüyor Zizek. Öbekleşme meselesi ile başlayalım.

Öbekleşme perspektifinde çoğul ve performatif bir dünya vardır; yani önden var olan bir gerçeklikten farklı, pratiklerle şekillenen bir dünya tasavvuru mevcuttur. Bruno Latour bu yüzden siyasetin maddileşmesi gerektiğini, değerler ve inançlardan ziyade şeyler ve gündemde olan meseleler etrafında kurulu bir dingpolitik[1] haline gelmesi gerektiğini düşünür. Kök hücreler, cep telefonları, genetiği değiştirilmiş organizmalar, patojenler, yeni altyapılar ve yeni üreme teknolojilerinin varlığı üzerine (siyasetin alışıldık alanını oluşturan kurumların, siyasi çıkarların ve ideolojilerin ötesinde) muhtelif eylem türleri ve bilgi biçimleri üreten farklı kamular ortaya çıkarır. (Zizek, 2021: s.27) Bu siyaset biçiminde insan olmayanların hayati bir rol üstlendiği kabul edilir. Devlet burada özel bir ilgi görür. Devleti bileşik bir fail olarak değil, bir öbekleşme olarak düşünmek gerekir. (Coğrafi, etnik, dilsel, ahlaki, iktisadi, teknolojik tikelliklerin birlikte işlemesini sağlayan) Bu haliyle devlet iktidarın kaynağı değil etkisidir. Odak noktamız devletin sosyo-maddi işleyiş zeminini yeniden inşa etmek olmalıdır. Öbekleşme kavramı hegemonik öbekleşmelerin doğallaştırılmasını sorgulayarak açar, bu öbekleşmelerin olumsallıklarını açığa vurup onları siyasi meydan okumalara açık hale getirir. (Zizek, 2021: s.27-28)

Zizek’e göre, siyaset alanında Trump hareketini bir öbekleşme olarak tahlil etmek ilginç olabilir. “Bu hareketi -sui generis- tutarlı bir popülist hareket olarak değil, heterojen unsurlardan oluşan, hegemonik etkisini buradan alan kırılgan bir öbekleşme olarak görür: düzen karşıtı popülist öfke, vergi indirimleri ile zenginleri kayırma, köktenci Hristiyan ahlakı, ırkçı vatanseverlik vb… Bu unsurlar kesinlikle birbirine bağlı değildir; heterojendir, bambaşka bir küme içinde bir araya gelmeleri işten bile değildir.” (Zizek, 2021: s.29)

Öbekleşmede, nesnelerin diğer şeylerle ilişkisi ve nesnelerin faaliyeti nesneyi anlamlandırmada bir şey ifade etmez nesneler kendi faaliyetinden önce mevcuttur; o faaliyetin ürünü değildir. Graham Harman nesnelerin süreğen “özsel” özdeşliğini savunur. Fakat Zizek’e göre, Harman’ın gayri-materyalizmine temel teşkil eden bu görüşün esas gerekçesi paradoksal biçimde değişimdir.” Nesneler diğer nesneler ile etkileşimlerinde büsbütün dışsallaşmış, büsbütün fiili hale gelmiş olsaydı, potansiyellerinin tamamı hâlihazırda fiiliyata geçmiş olurdu ve değişme yer kalmazdı.” (Zizek, 2021: s.32)

Graham Harman gayri materyalizm teorisinde “töz-nesne” mefhumu, yani diğer nesnelerle ilişkilerinden bağımsız olarak kendinde mevcudiyeti olan nesne düşüncesi arasında eşitlik kurar. Oysa kendinde mevcudiyeti olan töz-nesne mefhumu genellikle materyalizmin ana fikri olarak görülür. “Yaygın anlamıyla materyalizm gerçekliğimizin ilişkiler, dalgalar veya titreşimlerden ibaret olmadığı anlamına gelir; titreşen, diğer şeylerle ilişki kuran, onlarla etkileşime giren elle tutulur somut “bir şey”ler olmalıdır.” (Zizek, 2021: s.35)

Harman’da nesnenin ne olduğu başkalarıyla girdiği ilişkilerden bağımsız olarak o nesneye içkindir. Zizek’in itirazı bunadır: “Bir nesnenin başkalarıyla girdiği fiili ilişki ve etkileşimlerin ötesinde kendinde ne olduğu başkalarıyla girdiği ilişkilere bağlıdır.”

Harman’a göre, şeylerin ‘ne’liği sanal boyutlarına neşredilen başarısızlıklarıdır. Bir nesneyi daha iyi tanımanın yolu başarısızlıklarından geçer. Bir nesnenin özdeşliği, yani kendindeliği, şemasında, ancak bir kısmı fiiliyata geçen sanallıklarında daima mevcuttur. Burada bir ayrım daha yapmak gerektiğini belirtir Zizek: “bu bir dizi başarısızlık (veya fiiliyata geçmemiş potansiyel) arasında sahiden kaza eseri fiiliyata geçmeyenler ile -çok daha ilginci- fiiliyata geçmeyişi kaza eseri gibi görünen ama aslında söz konusu nesnenin özdeşliği için esas olanları birbirinden ayırmak gerekir; ikinci durumda, olabilecekken olmamış gibi görünen, ama aslında olması halinde nesnenin özdeşliğini yıkacak bir şey söz konusudur. (…) Bazı çeşitlemelerin fiiliyata geçtiğini, bazılarının birer ihtimal/imkan olarak kaldığını söylemekle yetinemeyiz. Çeşitlemelerden bazılarının gerçekleşmemesi özeldir- yani ihtimal gibi görünmelerine karşın salt ihtimal olarak kalmak zorundadırlar; kazara fiiliyata geçerlerse şemanın bütün yapısı dağılıp gider.” (Zizek, 2021: s.42)

Günümüz kapitalizmini küresel bir sistem olarak düşündüğümüzde, sistemin hegemonyasını ayakta tutan fikir, sorunların peyderpey, birer birer çözülebileceğini savunan liberal pragmatik düşüncedir. Çözülebileceği savunulan arızalar tesadüfi sorunlar değil sistemin yapısal zorunlulukları olamaz mı?

Antagonizma ve evrensellik başlığında, bu tartışmadan yola çıkarak, evrensel özgürlük mücadelesi ile hayat tarzlarının çoğulluğu arasında nasıl bir ilişki kurulacağını tartışır Zizek. “Hayat tarzı dediğimiz şey, nihayetinde toplulukların kendi zevklerini (jouissance) düzenleme tarzlarıdır. Entegrasyon baskısı yaşayan gruplar kendi tarzlarını kaybetme korkusuyla direnç gösterir. Hayat tarzı sadece beslenme ritüelleri, müzikler, danslar, sosyal hayat gibi unsurlardan oluşmaz; hepsinden öte cinsel hayata ve toplumsal hiyerarşiye ilişkin âdetleri yazılı ve yazısız kuralları (çiftleşme ve evlenme kuralları, yaşlılara saygı vb.) içerir. Örneğin, Hindistan’da kast sistemini dahi, küresel bireyciliğin saldırısından korunması gereken özgül hayat tarzının bir unsuru olduğunu savunan post kolonyal teorisyenler vardır.” (Zizek, 2021: s.44) Zizek, bu meselede hiç antagonizma yokmuş gibi davranmak ve tikel olanı evrenselliğin karşısına çıkarmak şeklindeki düşünceyi reddeder:

“Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz ama küresel kapitalizmin kalbine kazınmış aynı antagonizmanın baştanbaşa kat ettiği (ve bu yolla bir arada tuttuğu) bir dünya bu. Evrensellik ile kimlikler arasında ilişki yok değil; evrensellik tikel kimliklerin yansız mahfazası değil, her bir hayat tarzının içerisinden çıkan bir antagonizma. Bu antagonizma özgürleşme mücadelelerinin hepsinin üst belirleyicisi: Aleni/yazılı ve yazılı olmayan hiyerarşi kuralları, homofobi, erkek tahakkümü vb.. bunların hepsi bu tür mücadelelerin sürdürüldüğü hayat tarzlarının kilit bileşenleri.” (Zizek, 2021: s.45)

Zizek burada Çin-Tibet örneğini verir. 1950’lerin sonlarında Çin idaresinin Tibet hayat tarzına halen az çok hoşgörü gösterdiği dönemde, feodal efendisinden izin istemeden bir köylü, komşu köydeki akrabalarını görmeye gitmiş. Yakalanan köylü ciddi bir ceza alacağını düşünerek Çin garnizonu sığınmış, bunu öğrenen efendisi de insafsız Çinlilerin Tibet hayat tarzına burnunu sokmasından şikâyetçi olmuş. İngiliz sömürge yönetimi de benzer bir şey yapıyor. Hindistan üzerindeki hâkimiyetini alabildiğine verimli kılacak kanunnameyi hazırlama sürecinde Manu Yasalar Kitabı’nı (kast sistemini meşrulaştıran ayrıntılı bir kılavuz) en önemli başvuru metni konumuna yükseltiyor. İsrail yönetiminin Batı Şeria’da yaptığı da bunun incelikli bir versiyonu. Zizek’e göre namus cinayetlerine sessiz kalan İsrail yetkilileri kendileri için asıl tehlikenin gelenekçi dindar Müslümanlar değil modern Filistinliler olduğunun pekâlâ farkındadır. Sadece mültecilerin değil geleneksel topluluklara ait herkesin çıkarması gereken ders, kültürel neo-sömürgeciliğe verilecek yanıtın, sömürgeciliğe geleneksel kültür namına karşı çıkmak değil daha radikal bir modernlik icat etmektir. Zizek’e göre bunun farkına varanlardan biri de Malcolm X. olmuştur. (Zizek, 2021: s.45-47)

Evrenselliği yadsıyan ve tikel kültürü ön plana çıkaranlar tikel topluluklar için koruyucu rol oynayan iç antagonizmaları görmezden gelir. “Evrensellik tikellik kültürlerin üstünde duran yansız bir çerçeve değildir; iç antagonizmalar, tutarsızlıklar (…) tikel kültürlerin içine kayıtlıdır, orada işlerliktedir. Tikel hayat tarzlarının hepsi altlarında yatan bir antagonizmanın üstünü örtmek ile görevli siyasi ideolojik oluşumlardır, bu antagonizma ile baş etmenin tikel yollarıdır onlar ki bu antagonizma toplumsallık alanının tamamını baştanbaşa kat eder.” (Zizek, 2021: s.50)

Zizek şu sonuca ulaşır: “‘Bütünlük’ü “öbekleşme”den ayıran husus toplanan unsurların oluşturduğu daha üst, organik bir tür birlik filan değil, tüm öbekleşmeleri çapraz kesen antagonizmadır. Bütünlük, pürüzsüz (farklı parçaları bir arada tutan, dikişlerden muaf, aksaklık veya güçlükler olmadan işleyen) bir Bütün değildir;(…) tanımı gereği dikişlidir.” (Zizek, 2021: s.51)

Bir adım daha ileri gider Zizek: “Bütünlük antagonizma tarafından bölünür, baştanbaşa kat edilir, fakat her bütünlüğü bir arada tutan da yine antagonizmadır. Bir öbekleşmeyi “bütünleyen” nokta, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan bir evrensellik değil, öbekleşmeyi oluşturan unsurların hepsini aynı antagonizmanın baştanbaşa kat ediyor olmasıdır. Bütünlük organik bir Bütün ideali değil, eleştiren bir mefhumdur bir fenomeni bütünlüğü içine yerleştirmek Bütün’ün gizli ahengini görmek değil, belli bir sistemin semptom, antagonizma ve tutarsızlıklarını onun ayrılmaz parçaları olarak sisteme dahil etmek demektir.” (Zizek, 2021: s.52) Hegelci bütünlük, Zizek’e göre, tanımı gereği kendi kendisiyle çelişir, antagonistiktir, tutarsızdır. Marx’a göre krizler kapitalizmin “bütünlüğünün” ayrılmaz uğraklarıdır. Temel öncül Bütün’ün hiçbir zaman sahiden bütün olmadığı fikridir. Semptomlar temeli sağlam bir sistemin ikincil arızaları ya da çarpıklıkları değildir. Sistemin tam kalbinde bir “çürüklük” (antagonizma, tutarsızlık) yattığına işaret ederler. Tokat gibi bir örnek verir Zizek, küresel kapitalizmden bahsetmek isteyenler, uyuşturucuya boğulmuş binlerce çocuk savaşçısıyla tam bir kargaşa içinde küresel sisteme sonuna kadar entegre olan Kongo’yu da sisteme dâhil etmek zorundadır. (Zizek, 2021: s.52)

Öbekleşme teorisinde savunulan ontoloji insan öznelerin çok sayıdaki heterojen failden (Latour’un terimi) birine indirgendiği yassı bir ontoloji olduğuna göre, bu insan dışı bakışın bozguncu yönünü naif gerçekliğe geri dönmeden kabul etmek mümkün müdür?” sorusu üzerinden insan dışı bakışı sorgular Zizek.

Nesnelerin yerli yerinde davranmayıp yapmaları gerekenleri yapmayı reddetmesi onların da kendi başlarına fail olduğuna, insanlar gibi daha başka pek çok fail olduğuna işaret ediyorsa, bu yaklaşımı uç noktasına götürdüğümüzde, Auschwitz, bir öbekleşme olarak tek failin cellatlar olmadığı bir olaydır. Yahudiler, karmaşık tren şebekesi, gaz fırınları, mahkûmların kıyafetleri, altın dişleri, saçları, külleri vs. birbirinden ayırıp dağıtmanın lojistiği de failler arasındaydı. (Zizek, 2021: s.54-57)

Bu önemli soruşturmayı meseleyi açıklığa kavuşturarak bitirir Zizek: “özne nesnelerden daha faal, temelde edilgen olan nesneler dünyasını etkin bir şekilde soyutlayan bir mega-fail değildir ki bu kibrin karşısına tüm nesnelerin etkin bir rol oynadığı düşüncesiyle çıkmak gereksin. Özne en temelde belli bir edilgenleşmek hamlesidir, bir yapmama, gerileme hamlesidir, bir edilgen deneyim hamlesidir. Vakanın tabiriyle “Gerçek içinde imleyene maruz kalan” dır; gösterdiği faaliyet bu temel özelliğe karşı bir tepkidir dolayısıyla NYO’da öznellik hesaba katılıyor ama diğer nesneler gibi bir nesne olma özelliğine veya niteliğine indirgeniyor değildir. NYO’da özne diye tarif edilen şey özne olma ölçütünü düpedüz karşılamaz- NYO’da özneye yer yoktur.” (Zizek, 2021: s.68)

Kaynaklar

  1. Alain Badiou, Tarihin Uyanışı, Monokl Yay., 2017
  2. Taner Timur, Marksizm, İnsan ve Toplum, Yordam Kitap, 2011
  3. Slovak Zizek, F.Ruda, A.Hamza, Marx Okumak, Kolektif, 2021

[1] Dingpolitik: Bruno Latour’un öne çıkardığı bir kavram. Ding, eski Almancadan bugüne çağrılan kelimelerden ve İngilizce güncel karşılığı “thing”. Kavramın Türkçe karşılığı için “Şeylerin Politikası” denilebilir. (Ed. Notu)

Yorum bırakın