Aydın, aydınlanma, aydınlarımız, popülizm, demokrasi ve halkçılık gibi kesişim alanları mebzul miktarda olan tartışmaların ve kavramların tam ortasında konuşan kıymetli bir yazıyı iktibas ediyoruz. İlhan Tekeli’nin 1995 yılında Bağlam Yayınları tarafından neşredilen, Sabahattin Şen tarafından yayına hazırlanan, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu başlıklı makale derlemesi kitapta çıkan yazısını (sf. 399-404) paylaşıyoruz.
Giriş
Aydınlanma, insanlığın gelişmesinde en önemli dönüm noktası. Temelde insanın kendisine güvenmesini sağlıyor. Bu güvenin biri diğerini besleyen iki yönü var. Bir yönü insan aklına güvendir. İnsan aklının, ister doğal, ister toplumsal olsun, gerçeği gözleyerek onun kurallarını çözümleyebileceğine ve elde edeceği bilgiler kanalıyla toplumu daha iyiye götürebileceğine inanılmaktadır. Güvenin bu birinci yönü insanlığa akılcılığı getirmiştir. Güvenin ikinci yönü ise insanın kendisini yönetebileceğine güvendir. Bu yönü de demokrasiyi getirmiştir. Başka bir deyişle aydınlanma insanı dini doğmaların baskısından kurtararak özgürleştirmiş, kaderini kendi eline vermiştir.
Aydınlanmanın zaman içinde anlatısını kurarken söylenecekler bunlardır. Ama aydınlanmayı; mekânda bir yere, zamanda bir yere yerleştirmeden daha karmaşıktır. Aydınlanma ortaya çıktığında tüm dünyada birden gerçekleşmiş değildir. Avrupa’nın kuzey batısında gerçekleşerek, dünyaya zaman içinde yayılmıştır. Bu yayılma, Aydınlanmanın ve onun ardından gelişen modernleşme projesinin içeriğiyle yakından ilişkilidir. Bilimsel bilgiye evrensel olarak yaklaşması dolayısıyla, bu projenin bir alana hapsedilmesini olanaksızlaştırmıştır. Aydınlanmanın mekânda yayılımının eş zamanlı olmayışı, yani aydınlanmadaki gecikmeler, toplumda ilginç dinamikler yaratmaktadır.
Türkiye gibi geç aydınlanan ülkelerde, erken aydınlananlar ilginç bir ikilemle karşı karşıya gelmektedirler. Böyle bir ülkede değişik nedenlerle büyük kitleden önce aydınlanmış olanlar kendilerini birden bir ikilemle karşı karşıya bulmaktadırlar. Kendilerini toplumdan farklı bir konumda görmektedirler. Bu kişiler toplumu daha iyiye götürecek, evrensel olarak geçerli, pekin bilgiye sahip olduklarını düşünmektedirler. Sahip oldukları dünyaya bakış açısı yaşadığı toplumda yaygınlaşabilse, sahip oldukları bilgiler uygulamayı yönlendirebilse, hem bu toplumda yaşayanların refahı yükselecek, hem de bu toplum güçlenecektir. Böyle bir aydınlanmaya sahip olan, kişi toplum içinde nasıl davranması gerektiği konusunda önemli bir ahlaksal sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Bu bilgilere sahip olan kişi topluma karşı ilgisiz mi kalmalıdır, yoksa bu aydınlanmasını topluma götürmek için bir çaba içine mi girmelidir? Aydınlanan için bu sorunun kaçınılmaz yanıtı aydınlanmayı topluma götürme misyonunu yüklenmek olmaktadır. Kendisine böyle bir misyon yükleyen düşünceye sahip olanlar, bu misyonu yerine getirmek için bir iktidar arayışına girmektedirler. Misyon yüklenmek iktidar arayışını beraberinde getirmektedir. Geç aydınlanan ülkede erken aydınlananların iktidar arayışı hiç olmazsa başlangıçta bir azınlık iktidarı arayışı olmak durumundadır. Böyle bir iktidar şu ya da bu biçimde ele geçirildiğinde meşruiyeti nasıl kurulacaktır. Bu iktidar meşruiyetini çoğunluktan alamayacağına göre meşruiyetini dayandırabileceği tek kaynak misyonu olmaktadır. Ama böyle bir misyona dayandırılan iktidar talebi, eğer bu misyona samimi olarak inanılıyorsa geçici olmak durumundadır. Bu iktidar talebi aydınlanmanın yaygınlaşmasının tamamlanmasına kadar olacaktır. Eğer bu misyonda başarılı ise bu noktadan sonra iktidar ancak halkın çoğunluğuna dayandığında meşru olabilecektir. Bu demektir ki aydın azınlığın iktidarı, sürekli olarak, nihai hedefi olan iktidarın çoğunluğa dayanması ölçütüne göre eleştirilmeye açık olacaktır. Halkın çoğunluğuna karşı iktidar olmak suçlamasına karşı duyarlı kalacaktır. Bu eleştiri meşruiyetini aydınlanmanın yaygınlaştırma misyonundan alan bir azınlık iktidarının yumuşak karnını oluşturacaktır. Bu eleştiriyi ciddiye alınca kitle desteğini sağlamak için popülizme düşecek, popülizme düştükçe de misyonunu gerçekleştiremeyecektir. Misyonunu gerçekleştiremeyince iktidarını hem çoğunluğa dayanarak hem de misyonuna dayanarak meşrulaştıramayacaktır.
Geç aydınlanan toplumun erken aydınlananları ilginç bir ikilemle karşı karşıya kalmaktadır. Bu aydınlanmanın getirdiği misyonu yüklenmeyenler bir yandan topluma karşı duyarsız olmakla suçlanırken, bu misyonu ciddiye alanlar topluma baskı yapmakla, demokrat olmamakla suçlanacaklardır. Kanımca erken aydınlananların, içine girdiği konumlarından kaynaklanan, bu ikilem, bu ülkelerdeki popülizmin en önemli kaynağı olmaktadır.
Popülizm üzerinde durmadan önce böyle bir durumun değerlendirilmesinin nasıl yapılabileceğini ele almakta yarar vardır. Aslında geç aydınlanan ülkenin erken aydınlananları nasıl bir ikilemle karşı karşıyaysa, bu konuda bir değerlendirme yapanlar ya da eleştirenler de benzer sorunlarla karşı karşıya kalacaklardır. Böyle bir değerlendirmede haklılık iddiası ancak değerlendirmeyi yapanın, konumuna ve varsayımlarına açıklık kazandırılması halinde olanaklıdır. Bu yapılmadıkça geliştirilen eleştiriler tutarlı olamaz.
Böyle bir değerlendirmede önemli farklar yaratacak konum farklılaşması; 1) değerlendirmenin geç aydınlanan ülkenin içinden ya da dışından bakarak yapılması, 2) aydınlanma ve modernleşme projesine daha başlangıçta bir olumlu değer yüklenmesi ya da yüklenmemiş olmasıdır.
Bu konumların değerlendirmeleri nasıl etkilediğini göstermek için bir örnek verelim. Genellikle geç aydınlanan ve dolayısıyla geç modernleşen ülkelerde erken aydınlananların sorunlara yaklaşımı, benimsedikleri değerler, yaşama kalıpları, taklitçi olmak, özgün olmamak vb. eleştirilere konu olmaktadır. Bu eleştiri ülkenin içinden aydınlanma dışı kalanlarca yapıldığında konumlarına uygun bir haklılığa sahiptir. Ülkenin dışından bakanlarca ve aydınlanmadan yana olanlarca yapıldığında ise bir tutarlılığa sahip olmayacaktır. Dünya bütünlüğü ve aydınlanmanın mekanda yayılma süreci açısından bakıldığında, Batı Avrupa’da gerçekleşen aydınlanmayı özgün ve doğal bir sürecin sonucu kabul etmek, buna karşılık bu sürecin kaçınılmaz sonucu olan mekanda yayılmasını doğal kabul etmemek, taklit olmak eleştirisiyle dışlamaya çalışmak tutarsızdır. Bu tutarsızlık, ülke içinden değerlendirme yapanların düşüncelerini, büyük ölçüde, ulus devlet olgusuyla sınırlandırmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Erken aydınlananların toplumda izledikleri yola ya da programlarına, ister içteki, ister dıştaki bir konumdan getirilebilecek, tutarlığı olan bir eleştiri, ancak aydınlanmayı ve onun devamında gelişen modernleşme projesini tamamıyla yadsıyarak getirilebilir. Bu yadsımanın iki kaynağı olabilir. Bunlardan birincisi geç aydınlanan ülkede aydınlanma dışı kalmış kesimlerin dinsel doğmalara dayanarak aydınlanmayı tümüyle dışlamasıdır. İkincisi ise modernizm sonrası düşünceye geçişin sağlayacağı eleştiridir. Ama iki farklı yönden gelen bu eleştiriler de aydınlanma ve modernleşmeyi ancak kısmen yadsıyabilmektedirler. Bu durumda da getirecekleri eleştiri de, eleştirdiklerinin karşılaştığı ikilemlerden kurtulamamaktır.
Aslında en sorunlu olan değerlendirme konumu, sistemin içinden, aydınlanmayı yadsımadan yapılandır. Bu konumdakilerin iki türde eleştiri yaptığı gözlenmektedir. Bunlardan birincisi aydınlanmayı yayma misyonunu yüklenenlerin bu misyonlarını yeterince başaramamış olmalarıdır. Aydınlanmayı ve modernleşmeyi hızla yaygınlaştıramamışlardır. Üstlenildiği varsayılan misyon aydınlanma ve modernleşme açığını gidermekte yetersiz kalmıştır. Bu beklenilebilecek ve bulunulan konumla tutarlı bir eleştiridir.
İkinci eleştiri biçiminin tutarlılığını kurmak ise aynı ölçüde kolay değildir. Bu eleştiri söz konusu misyonu yüklenenlerin, iktidarlarını çoğunluğa dayandırmadıkları, ya da halkın seçmelerine duyarlı olmadıkları, dayatmacı oldukları gibi noktalar üzerinde toplanmaktadır. Bir anlamda aydınlanmacıların ulaşmayı amaçladıkları nihai hedef olan demokrasi açısından eleştirilmektedirler. Salt kavramsal açıdan bakılırsa bu eleştiri tutarsızdır. Daha sonra kullanılması gereken bir ölçütü daha önce kullanmaktadır. Öyle ise böyle bir eleştiriyi yapanlar kendi tutarlılıklarını nasıl kurmaktadırlar? Bu eleştiri tutarlılığını kavramsal düzeyde değil pratik düzeyde aramaktadır. Eğer aydınlanma ya da modernizasyon açığı sürekli olarak kalıyorsa ve bu açığın kısa sürede ortadan kalkmayacağı belli ise, aydınlanma misyonunu yüklendiğini söyleyen kesimler, iktidarda kalabilmeleri için sürekli bir gerekçe yaratmış olmaktadırlar. Böyle bir durumda samimi bir projeye sahip değillerdir. Bu nedenle de projeleri artık onların azınlık iktidarına meşruiyet sağlamakta yetersiz kalır.
Tabii samimiyetsizlik suçlaması, misyona sahip olduğunu söyleyerek iktidarda kalmaya çalışanlara yöneltilebileceği gibi, onları eleştirenlere ve bu yolla muhalefet yapanlara da kolayca yöneltilebilecek bir suçlamadır. Eğer aydınlanma ve modernleşme misyonuna karşı olmamakla birlikte, bunu gerçekleştirmeye çalışan bir projeye karşı çıkarak, bu projeye karşı olanların desteğini sağlamaya çalışıyorlarsa, o zaman da samimi olmayan bir eleştiri ve salt iktidar olabilmek için bir iktidar arayışı vardır, denilebilir. O zaman bu eleştiriyi yapanlarla, iktidarını aydınlanma misyonunun meşruiyetine dayandırarak sürdürmek isteyenler arasında samimiyet ölçütü bakımından hiç bir fark kalmaz ve eleştirilerinin tutarlılığı pratiğe dayanarak da kurulamamış olur.
Geç aydınlanan ülkelerde erken aydınlananların kendilerini ne tür misyonlar karşısında buldukları bunun sonucu ne tür ikilemlerle karşılaştıkları, hangi konumlardan nasıl eleştirildiklerini gördükten sonra bir şey açık hale geliyor, bu tür misyonu yüklenenler, bu misyona inançları ne kadar güçlü olursa olsun, sürekli olarak çoğunluğun desteğini sağlama sorunuyla karşı karşıya bırakacaktır. Bu da popülizmi sürekli olarak gündemde tutacaktır. Popülizmin iki yönü bulunacaktır. Bir yandan kendi misyonlarını popülist bir söylem içinde meşrulaştırmaya çalışacaklar, öte yandan halkın desteğini sağlamak için misyonlarından belli ölçülerde vazgeçeceklerdir.
Bu popülizm üzerinde düşüncemizi yoğunlaştırdığımızda onun, bir samimiyetin olduğu kadar da kurnazlığın ya da iki yüzlülüğün ifadesi olduğunu, güçlülüğün yanısıra güçsüzlüğün de göstergesi olduğunu kavramaya başlarız. Son yıllarda Türk Dilinde bu kavram çevresindeki kavram alanında ortaya çıkmaya başlayan bir farklılaşma da bu bakımdan ilginçtir. Daha önceki yıllarda halkçılık ve popülizm eş anlamlı sözcükler olarak kullanılırken günümüzde bu kavramın olumlu yüzleri kastedildiğinde halkçılık, olumsuz yüzleri kastedildiğinde ise popülizm kavramı kullanılmaya başlamıştır. Kuşkusuz kavram alanındaki bu farklılaşma bir toplumsal gereksinmeyi yansıtmaktadır.
Toplumsal Bağlamı ve Sonuçlarıyla Popülizm
Bu bölüme kadar yapılan çözümlemede aydının kendisine yüklediği misyonun sonunda onu belli ölçüde bir popülizme yönelttiği ortaya konulmaya çalışıldı. İlk bakışta bu çözümlemenin ulaştığı bu sonucun tek belirleyicisi aydının topluma göre konumu olmaktadır. Oysa gözden kaçan, ilk bakışta açığa çıkmayan, bir başka belirleyici siyasal gücün oluşumundan ve buna paralel olarak demokrasiden ne anlaşıldığı olmaktadır.
Aydınla halkın ilişkisinin kurulmasındaki zorluğun aşılmasının popülizme kaynaklık etmesi, aydınlanmanın insanın kendisini yönetebileceğine inancının temsili demokrasi pratiği içinde gerçekleştirilmeye çalışılması dolayısıyladır. Demokrasi kavramından yola çıkıldığında temsili demokrasinin bu kavramın içeriğini tam olarak doldurduğu söylenemez. Pratikte işlerliği olan bir demokratik siyasal sistemi oluşturabilmek kaygıları temsili demokrasiyi ortaya çıkarmıştır. Bu pratik içinde temsili demokrasi siyasal gücü kimin kullanacağını belirlemeye, başka bir deyişle büyük ölçüde araçsallığa indirgenmiştir. Bu pratik içinde elde edilen siyasal güç başka yollarla elde edilen siyasal güçten çok farklı bir biçimde kullanılmamaktadır. Eğer bir ülkede bir misyonun yerine getirilmesi için iktidarın temsili demokrasi yoluyla ele geçirilmesi gerekiyorsa, bu misyon sahiplerini popülizme başvurma zorunda bırakmaktadır.
Oysa, başka bir demokrasi pratiği içinde samimiyetsiz bir popülizme gerek kalmayacaktır. Eğer demokrasi kurumsallaşmış bir siyasal gücü ele geçirmenin araçsallaşmış bir yolu olarak değil de, kamu alanı içinde karşılıklı etkileşme ile bir konsensüs oluşturulması ve siyasal gücün bu konsensüsle birlikte doğması olarak anlaşılması halinde böyle bir popülizmin işlevi kalmayacaktır. Erken aydınlananlar böyle bir demokratik rejim içinde aydınlanmayı yaymak misyonunu yerine getirmek için farklı bir yol seçmek durumunda olacaklardır.
Ama böyle bir demokrasi mekanizması yoksa temsili demokrasi içinde popülizmin varlığı için gerekçeler varlığını sürdürecektir. O halde popülizme olumsuz değerlendirmeler yüklenmesinin neden olduğu sorulabilir. Bunun için popülizmin ne olduğu üzerinde duralım. Günümüzde popülizme yüklenilen olumsuz değerlendirmelere karşın yine de onun iki yüzü vardır. Birincisi genelde halkın isteklerini yerine getirme yönüdür. Olumsuz değerlendirme bu kaygıya yüklenilemez. İkincisi ise toplumdaki kişilerin kısa erimli isteklerinin biraraya gelmesinin ortaya çıkaracağı toplumsal sonuçların kötü olacağının çok iyi bilinmesine ya da bilindiği sanılmasına karşın, siyasal güç tekelini koruyabilmek için, bu isteklerin gerçekleştirilmesine çalışmasıdır. Daha açık örnekler verilmesi gerekirse, ister yüksek taban fiyatlarıyla olsun, ister etkin kullanılmayacağını bilerek devlete çok sayıda memur alınmasında olsun, ister enflasyonist sonuçları görmezlikten gelinerek geniş kitlelerin vergi dışı bırakılmasında olsun, kitlenin kısa erimli isteklerinin popülist bir anlayışla yerine getirilmesi, toplumu ekonomik ve siyasal bunalımlara itecektir. Bu bilgi yetersizliği dolayısıyla öngörülemeyen bir kriz değildir. Sonunda nereye varılacağı biline biline yapılan bir şeydir. Bu popülizm, toplumun tartışma dışı olan meşru hedeflerini aşmada, demokrasinin işleyişini bir gerekçe haline getirmektedir.
Popülizmin toplumsal sonuçları konusunda verilen örnekler kolayca artırılabilir, reformist atılımların engellenmesi, eğitimdeki kalite kaybı, standartlara uymamak, trafikten başlayarak pek çok toplumsal kuralın yok oluşu, ilk akla gelenlerdir. Popülizmin bütün bunlardan daha önemli sonucu çağdaş devletin vatandaşlarının eşitliği kavramı yerine geçer hale gelmesi ve onu eritmesidir. Popülizmin işleyişinin temel güdüsü siyasal destek olunca bu kanalla dağıtılan çıkarlar siyasal partiler içinde oluşan patronaj ilişkileri yoluyla sağlanmaktadır. Patronaj ilişkileri içinde siyaset yapan bir siyasetçi toplum içindeki bir kesimi diğerlerine karşı oy beklentisi karşılığında kayırmaktadır. Artık onun için toplumdaki kişiler eşit değildir. Böyle olunca çağdaş devletin eşitlik bazında temellendirilmiş vatandaşlık anlayışı içinde, o toplumda yaşayanlara vatandaşım diye hitap etme olanağı kalmaz. Bu durumda temsili demokratik süreç içinde oluşan siyasal gücün de meşruiyeti iddia edilemez hale gelir. Popülizm konusundaki tartışmayı daha da ayrıntılandırmaya gerek yok.
Son Verirken
Geç aydınlanan bir ülkede aydının karşılaştığı ikilemler üzerindeki tartışmamızın bizi ulaştırdığı sonuçları şöyle özetleyebiliriz. Aydın, ülkesinde aydınlanmayı yaymayı bir misyon olarak yüklendiğinde, misyonunu gerçekleştirme ile halkın seçmelerine saygılı olma konusunda bir ikilemle karşı karşıya kalmaktadır. Bu ikilemi aşmak için izlediği yollar onu içten olmayan daha açık söylerseniz iki yüzlü bir popülizme itmektedir. Bu popülizmi gerekli kılan aydınların tutumundan çok temsili demokrasinin işleyişi olmaktadır. Oysa böyle kurumsallaşmış bir siyasal gücü kimin kullanacağını belirleyen araçsal bir temsili demokrasi yerine, siyasal gücün oluşmasını sağlayan bir demokrasi pratiği gelişmiş olsaydı hem aydın böyle bir ikilemle karşılaşmayacak hem de böyle bir popülizme gereksinme doğmayacaktı.
Bu yazıyı bitirirken yanlış anlaşılmayı önlemek için bir açıklama daha yapmak gerekir. Buradaki popülizmin olumsuz olarak değerlendirmesi göreli bir değerlendirmedir. Oysa pratikte bir anlamda ideal olan gerçekleştirilemiyorsa popülizm sıralamada ikinci gelen iyi olarak da değerlendirilebilir. Popülizm toplumda bazı krizlerin doğmasının nedeni olabildiği gibi bir çok krizin doğmasını da önleyebilir. Bunu da unutmamak gerekir.