Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Aydın Tipolojileri: Münevverden Aydına Popülist Özlemler – Zafer Toprak

Meşrutiyet yıllarının Osmanlı yazınına kazandırdığı sözcükler arasında “münevver” ve “halk”ın ayrı konumları vardı. Bugünkü aydının karşılığı olan münevver, meşrutiyet popülizmini dinamik öğesi oldu ve Cumhuriyet Tek-Parti dönemi çağdaşlaşma söyleminin odağına dönüştü. Halk ise oluşmakta olan ulus-devletin insan dokusu olarak biline geldi.

Bilindiği gibi, klasik Osmanlı toplumsal yapısı “askerî” ve “reaya” biçiminde ayrışıyordu. Askerî, yöneten katmanlara verilen addı. Seyfiye, kalemiye ve ilmiyeyi kapsıyordu. Reaya ise yönetilenlerden oluşuyordu ve sürü anlamına geliyordu. Osmanlı toplumunun patrimonial-despotik yapısı çözülene değin vergi vermekle yükümlü oldu, savaşa sürüldü; kısaca padişahın teba’sıydı.

Tanzimat’la birlikte göreli kentleşme de başladı; reaya kentlerde ahalîye dönüştü. Arapça “ehl”in çoğulu olan “Ahalî” sahip, malik, mutasarrıf anlamına geliyordu. Ahalî teba’dan farklıydı. Vatandaş ya da yurttaşa açılan bir sözcüktü. Kağıt üzerinde de olsa hak ve özgürlükleri vardı. Toplumda edilgen olmaktan etken olmaya doğru yol alıyordu. 19. yüzyılın ortalarından itibaren giderek ses getiren basın, özellikle gazeteler, ahaliye seslenir oldu. Kamuoyu giderek Osmanlı’da siyasal hayatında ses getirmeye başladı.

Çoğulcu bir siyasal yaşamın oluştuğu, hak ve özgürlüklerin billurlaştığı, İkinci Meşrutiyet yıllarında bu kez ahalîden halk sözcüğüne geçildi. Ulusçuluk, o günkü adıyla Türkçülük, halkı yüceltiyordu. Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Ocağı, Halka Doğru Cemiyeti halka sesleniyorlardı. Meşrutiyet döneminde halk sözcüğü, kapsam bağlamında ahalîden daha geniş bir anlam içeriyordu. Ahali kente özgüydü; kırsal kesim bireyi hala reaya kimliğini koruyordu. Halk çok daha kapsayıcı oldu. Taşrada, Anadolu’da da artık halk vardı. Ona ulaşmak, ona gitmek gündemdeki “içtimaî inkılâb”ın gereğiydi. “Halka Doğru” hareketi, ya da Meşrutiyet halkçılığı artık kent dışına taşınıyordu.

Münevver sözcüğü işte böyle bir ortamda gündeme geldi. Halkçılara göre halktan soyutlanmış bir münevver düşünülmemeliydi. Meşrutiyet aydını halka sahip çıkacak, onu eğitecek, ona yol gösterecekti. Bundan böyle, tıpkı Rusya’da olduğu gibi, “halka doğru” gidilecekti. Tüm kırsal boyutlu popülist hareketlerde olduğu gibi, halk baş tacı edilecekti. Bu bağlamda Meşrutiyet aydını misyonerliğe soyunuyordu. Halkı uyaracak; ona yol gösterecekti. Kısaca Meşrutiyet aydını halkçıydı. Halkla özdeşleşecek; halkla kaynaşacaktı. Gelişmeden yana olacaktı; ancak Batı’daki kendince yoz düzene gönül vermeyecekti.

Öte yandan, Meşrutiyet yıllarında aydın belirli bir gelişme stratejisinin parçasıydı. Eğitim ağırlıklı gelişme modellerinde aydını zor günler bekliyordu. Tüm umutlar aydındaydı. Aydın eğitecek, öğretecek, uyaracak; toplumsal çarkın devinim gücü olacaktı. Toplumsal işlevi üstlenen aydını yeşertecek olan ise eğitimdi. Gelişmek için çağdaşlaşmak için eğitim önkoşuldu. Uygarlık eğitimle özdeşleştiriliyordu. Tanzimat’ın ve onu izleyen dönemlerin başarısı sorgulanan eğitim seferberlikleri bunun en somut kanıtlarıydı.

Eğitim, Meşrutiyetle birlikte daha geniş bir tabana yayıldı. Bundan böyle, kent ağırlıklı eğitim süreci nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı kıra kaydırılacaktı. Balkanlar büyük ölçüde yitirilmişti. O güne değin hakir görülen Anadolu bundan böyle ayrı bir önem kazandı Osmanlı yazılı kültürü Anadolu’ya geniş ilgi duymaya başladı. Anadolu’ya yönelik öyküler, romanlar Cumhuriyet dönemi köy yazınıyla doruk noktasını ulaştı. Bu literatüre göre çorak Anadolu topraklarına ilim-irfanı aydın misyonerler götürecekti. Osmanlı’nın önünde somut örnekler vardı: Rusya’dan göç eden Müslümanlardan Narodnikleri öğrenmişlerdi; Balkanlar’da Sırplar, Yunanlılar, Bulgarlar milliyetçiliklerini halkla bütünlemiş, halka gitmişlerdi. Bu yörelerin aydınları dört bir yana dağılarak ulus duygusunu körüklemiş; siyasal-toplumsal dönüşüm için ortam yaratmışlardı. Bu ülkelerde popülizm köycülükle kaynaşmış, Balkan aydınları köylü partilerinde etkin bir rol oynar olmuşlardı. Kır kökenli bir gelişme stratejisi Balkan popülizminin, ya da halkçılığının temel yörüngesini oluşturacaktı.

Osmanlı’da da okumuş insanları benzer görevler bekliyordu. Kırsal kesimde karşılaşılan sorunlar aydın kesimin önderliğiyle çözüm bulabilirdi. Bu nedenle Osmanlı aydını halka yönelmeli, halkı anlamalı, onun düzeyine inerek onunla bütünleşmeliydi. Popülist gelenek doğrultusunda, Osmanlı aydını da köyden yana tavrını koydu. Köye arka çıktı; en azından sözde köylüyü savundu. Ulusal değerleri köyde aranır oldu. Bu tür bir ortamda “halkiyyat”, halk bilimi, ya da folklor önem kazandı.

Popülist aydın için köyün ayrı bir anlamı vardı. Özellikle henüz yeterince kentleşmemiş ortamların gecikmiş ulusçuluklarda köy yüceltilecekti. Hele 19. yüzyılın Batı’daki kentlerin sanayileşme sonucu vardıkları çatışmacı ortamları kentlerin hiç de özlem duyulacak yapılar olmadığı kanısını güçlendiriyordu. Diğer bir deyişle kent sermaye ve emeğin çatıştığı yoz bir ortamdı. Üstelik kent kozmopolitti; ulusal değerlerin sulandırıldığı, değişik etnik öğelerin yapay bir biçimde kaynaştığı bir çevreydi.. Oysa Anadolu’nun bağrında kültürel birikim her türlü dış etkenden uzak durmuştu. Gerçek ulusal değerler köydeydi; köylüdeydi. Aydının temel işlevi bu cevheri işlemekti.

Kent karşıtı aydın tavrı popülist söylemle uyum içersindeydi. Batı’da kentleşme yoksulluğu, sefaleti, salgın hastalıkları davet etmişti. Sanayi toplumunun kenti, Osmanlı geleneksel kentinden farklıydı. Provizyonist Osmanlı politikaları ayırım gözetmeksizin kentliyi beslemişti. Oysa sanayi devriminin neden olduğu kentleşme sefaleti de bağrında yeşertmişti.

Meşrutiyet aydının kent karşıtı tavrı Cumhuriyet’e de uzandı. Öte yandan I. Dünya Savaşı ve onu izleyen Dünya Buhranı kent konusunda kaygıları dünya ölçeğine çıkarmıştı. Türkiye’de Tek-Parti yönetimi de kentleşmeye kaygıyla bakar oldu. Halkevleri, halk odaları, Türk Ocakları izinde köycülüğü temel şiar edindi. Cumhuriyet bundan böyle ulusal değerleri kırda arıyordu. Türk ulusçuluğu kırda temellendirilecekti. Bundan böyle başkenti Anadolu’nun bir kasabasına taşıyacak olan Tek-Parti kenti, özellikle İstanbul’u, Osmanlı hanedanıyla, sarayla özdeşleştirecekti. Kozmopolit İstanbul yozluğun tipik örneğiydi. Bu yoz yapısını Milli Mücadele evresinde de göstermişti. İstanbul’dan Ankara’ya göç de bu söylemin bir parçasını oluşturdu. Yirmi bin nüfuslu Ankara Türkiye’nin kalbi oldu. Bu anlayış en azından II. Dünya Savaşı’nın sonuna değin sürdü. Savaş ertesi yeni bir dönemin başlangıcı olarak kayıtlara geçti. Savaş sonrası eskisinden farklı siyasal beklentiler gündeme geldi. Bu doğrultuda Türk aydını da kırdan kente kaydı. Tek-Parti döneminde aydının Kabe’si Ankara idi. Her türlü kültürel etkinlik devletin gözetiminde Ankara’da kotarılıyordu. Sanatçısı, edebiyatçısı devletin mali desteğinde varlığını koruyabiliyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrası piyasa göstergeleri aydın-devlet ilişkisini de dönüşüme uğrattı. Popülist köy aydını giderek gücünü yitirdi. Köy enstitüleri kapatıldı. Köy sorunsalı daha bir süre edebiyatta hüküm sürdü. Bunda köy enstitülü yazarların etkisi büyük oldu. 1940’lardan itibaren kentleşme hızlandı. Türkiye 1940-1980 arası “demografik devrimi”ni yaşadı. Kentler giderek saygınlık kazandı. İstanbul 1910’lu yıllardaki bir milyonluk nüfusuna tekrar 1950’lerde kavuştu ve hızla büyümeye devam etti. Savaş sonrası aydınının önemli bir kesimi, savaş öncesinin bütünleyici, toparlayıcı, dayanışmacı kaygılarını bir kenara bırakarak eleştirel bir anlayışı benimsedi. Toplumsal gerçekler vurguyu kent sorunsalına kaydırdı. Aydının gündeminde de ayrışmalar ve karşıtlıklar belirginleşti. Bu bağlamda Nâzım Hikmet’in açlık grevi uyarıcı bir işlev gördü. Tıpkı 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı Dreyfus olayının Fransız entellektüel tarihinde oynadığı rolü bu kez bir Türk şairi Türkiye özelinde üstlenecekti.

* Zafer Toprak’ın bu yazısı, Milliyet Sanat Dergisi’nin, 1 Aralık 1986 tarihli 157. sayısından iktibas edilmiştir.

Yorum bırakın