Neoliberalizm mefhumu söylene söylene meseleleri açıklama istidadını yitirmiş gözükebilir. Bu durum neoliberalizm olgusunun gerçek görülmemesinden ve sadece solcuların kullandığı aşağılayıcı bir sözcük olarak görülmesinden böyle biraz. Ayrıca her şeyin hızla unutulduğu dehşet bir tantananın içinde olmamız da mefhumu etkisizleştirdi. İçinde kaldığımız bu “akış” her şeyi paramparça etti. Neoliberalizm mefhumu bu parçalanmada açıkça, somut olarak, gündelik hayatın bütün anlarında görebiliriz ve teşhis edebiliriz. Parçalanan eski dayanışma ağları, anlam bütünlüğü, gerçek ilişkiler, okuryazar dünyasının yarattığı ve vaat ettiği güzellikler, kısaca güzel olan her şeydir. Sapkınca olan bütün davranışlar normalleşti, kitleler azgınlaştı. Artık oligarşi ile ayak takımı arasında –kabalık, kötülük ve bunun gibi iğrençliklerin bir kombinasyonu şeklinde- bir ittifak var. “Ayak takımı” meselesini ciddiye almalıyız. Kuralsız, anarko kapitalizmin, neoliberalizmin -günün sonunda bunlar aynı şeyler sayılır- en önemli taşıyıcısı onlar. Adlarını doğru yazalım: lümpenproleterya.
Paul Mason neoliberalizmi şöyle tanımlıyor: “Toplumun tüm yönlerinin ceberrut bir devlet tarafından zorla rekabet içine sokulması.” Zorla rekabete sokulan, ticarileşen aile ilişkilerinden aşka ve hayatın bütün yönlerine kadar geliştirilebilecek her şeyi kapsıyor. Keynes “rantiyenin ötenazisi”ni, rant peşinde koşanları sistemin dışına atmayı öngören politikaları savunarak bir çeşit devlet kapitalizmi tasarlıyordu. Neoliberal dönemde ise devlet piyasaya tabidir. Devletin amacı piyasanın önündeki bütün engellileri kaldırmak, tüm yaşam alanlarını ticarileştirmek ve her şeyi zorla metalaştırmaktır. Bu ticarileşmenin ve zorla metalaştırmanın önünde okuryazarlık, yurttaşlık, meslekli olmak ve mesleğinin gereğine uygun davranmak, dürüst olmak, yalan söylememek, pusu kurmamak kısaca her türlü insani söz tutum ve eylem bir engeldir. Engeli kaldırmanın en kilit bileşenlerinden biri kurban, mağdur rolündeki lümpenploreteryadır ve mağduriyeti kimlik haline getirenlerdir.
Ekonomi politikasında insanlar artık bir önem taşımıyor. İnsani sonuçlar yerine (istihdam, yoksulluk vb.) para arzı ve enflasyon hedefleri gibi soyut matematik hedeflerin tutturulması neoliberalizmin bir sonucudur. Sanayileşmiş dünyada işçi sınıfı hem sermaye hem de devlet karşısında bir karşı güç yaratmıştı. Bunu yıkmak neoliberalizmin en büyük hedefiydi ve öyle oldu. Örgütlü emek 1980’li yıllara kadar kapitalizm içindeki ana insanileştirici güçtü, maddi kazanımlarıyla insan severliği ve dini çok aşan bir güçtü. Hafta sonunu, sekiz saatlik iş gününü, mal mülk sahibi olmayanlara oy hakkını, kadınlara eşit ücret yasasını bize bu örgütlü mücadele pratikleri sağladı ve 2. Dünya Savaşı sona ererken nazizmi alaşağı etmek için Varşova’dan Torino ve Paris’e kadar silaha sarılanlar işçi hareketleriydi.
Neoliberalizmin gerçek başarısı insanların düşünüş ve davranış tarzında yaptığı değişikliklerdir. Eskinin yoksul fakat eğlenceli ve umutlu insanları birbirlerini kolluyorlardı. Yaşamın bir keyfi insan olmanın da bir tadı vardı. Neoliberal dönüşüm umudun yerine korku ve belirsizliği getirdi. Çeteler çoğaldı, uyuşturucu yaygınlaştı, şiddet yaşamın parçası haline geldi. Yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik yaşam biçimi haline geldi. Böyle bir ortamda başarıya ulaşmak, zenginleşmek it dalaşının dinamiklerine uyum sağlamakla mümkün artık. Sürekli güvensizliği normal kabul edenler, anı yaşamaya hazır olanlar -ki anı yaşayan sadece bebeklerdir- topluma karşı sorumluluk hissetmeyenler, bencilliğini öne çıkaranlar, kanunsuzluğu sineye çekenler, kanunsuzluğa gönüllü katılanlar vs.
Köksüz ve ben merkezli birey ortak mücadeleye değil kişisel beka mücadelesine odaklanır ve bunun için her şeye mübahtır. Neoliberalizmin yarattığı yeni toplumsal arketip budur. Bu tip suça ve kaosa dayanır, toplumun çöktüğü ortamda doğan fırsatlardan yararlanır. Bu hedonist coşkulu tipler nihilizmle de birleşmiş bir yaratık halinde eziyet vermekten keyif alırlar, kötülük yaparken mutludurlar. Michael Foucault’un sözünü ettiği benliğin girişimcileri bunlardır.
Babalarımızın kuşağı işbirliğine dayalı toplumsal ilişkileri sürdürmekte, gelenek ve hiyerarşileri gözetmekte uzmandı. Neoliberal benlik ise bunları bozup parçalamakta uzmandır.
Neoliberalizmin krizine karşı gelişen ve vücut bulan gerici popülizm dalgası, biraz da solun eksikliğinden kaynaklanıyor. İlerici neoliberalizm ile gerici popülizm arasındaki kavgada bir sol seçenek yaratılabilmiş değil. Böyle bir seçeneğin yaratılması çok önemli. Sol kendi çıkışsızlığına çözüm olarak halk kitlelerinin doğru hedefe yönlendirilmesi şeklinde bir popülizmi öneriyor, tartışıyor. Fakat burada bir sorun var: Halk tanımlanabilir bir kategori değildir, bir sürü bileşeni vardır ve sınıfsal gerilim orada hep sürer. Bülent Somay, halk diye bir şey yoktur diyor. Bu temel teorik tartışmayı bir kenara koyalım, bence esas vurgulanması gereken şey, neoliberal benlik‘in sağ ve sol popülizm olarak çeşitli şekillere bürünebileceği meselesidir. Yani sistemin akışını, devamlılığını sağlayan, taşıyıcısı olan kurban rolündeki mağdurların, bu halleri ve yaklaşımları devam ettiği sürece çözüm olarak sunulan popülizm ırkçı, dinci ve benzeri sağ versiyonlarıyla veya sınıf ilişkilerini örten ilerici neoliberalizmin biçiminde “sol” versiyonuyla düzeni ikame etmeye hizmet eder. Bülent Somay, son kitabında popülizme dayanak olan kurbanları anlamamız açısından güzel bir açılım sağlıyor.
Somay, Batı geleneğinde bulunan Roma, Yunan halk kavramına, kavramının tarihine değiniyor ve aynı zaman diliminde Şark’ta bunlara denk düşen hiçbir oluşum olmadığını belirtiyor. Çin imparatoru, Firavun, Çar ve Sultan vb. tebaası olan köylü ve zanaatkar kitlesi -Yunanca terimiyle demos ya da Latince terimiyle populus- bir “halk” oluşturamadı. Onlar daha ziyade Arapça avam/havas diye ifade edilen ikilinin bir kutbuydu.
Avamın kendi üstündekilere karşı bir denge sağlamak istediğinde mutlak hükümdarla özdeşleşmek ve doğrudan ona başvurmak yolunu seçmesi, kurban mağdur meselesini anlamak bakımından kritik önemdedir. Bu durum Şark’ta sonu gelmeyen bir mağdurlar, ricacılar, müstediler, temizciler, yalvaranlar kalabalığı yarattı. Onlar seçkinlerin yaptıkları yanlışların kurbanlarıydı, davalarını mutlak hükümdara götürmek için bürokrasiyi devre dışı bırakmak istiyorlardı. Şark despotu ile kulları arasındaki ilişki bir temsil ilişkisiydi. (Somay, 2022; 164-165)
Bu tarihsel duruma popülizm ve temsili demokrasi ilişkisini ekleyebiliriz. Nadia Urbinati popülizmi tanımlarken, “popülizm temsili demokrasinin asalağı olan, çünkü ona içsel olan bir olgudur; temsili demokraside onun gerçek ve radikal hedefidir. (…) ana ve tanımlanabilir karakteri liberalizme ve anayasal demokrasinin ilkelerine, özellikle de azınlık haklarına, güçler ayrılığına ve parti çoğulculuğuna düşmanlık olan bir siyasi gündemi uygulamak için devlet iktidarı peşinde koşar.” diyor. “Bu nedenle” diyor Somay,” bir tür temsili demokrasinin belirli bir süredir yürürlükte olduğu her yerde ve her çağda, popülizmin (veya ona benzer bir şeyin) ortaya çıktığını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.” Popülizme benzer şeyler Sezarizm, Bonapartizin, faşizm ve nazizmdir.
Bonapartizm’in temel sınıf bileşeni kırsal ve kentsel (Paris) lümpenproleteryadır ve Louis Bonapart’ın siyasi başarısı bu alt sınıfı harekete geçirme ve kontrol etmedeki becerisidir. Bu “kaybedenler” alt sınıfı kurbanlar, mazlum kitle Bonapart’ın şahsında, varoluşunu onaylayan bir ses, sözde seçkinlere yani üst orta sınıfa ve aydınlara olan hıncını sürdürmesini sağlayacak bir kahraman buldu. Oysa Bonapart uzun vadede gerçek hâkim sınıfın Troçki’nin tabiriyle “finans sermayesi”nin çıkarlarına hizmet ediyordu. (Somay, 2022; 171-172)
Popülizmle ilgili analizlerin hareket noktasının Marx’ın şu sözü olması gerektiğini belirtir Somay,”Bonapart tüm sınıfların ataerkil hamisi olarak görünmek ister. Ancak bir sınıftan almadan ötekine veremez.” Lümpenproleterya bonapartizim, faşizm, nazizm üzerinden çağdaş popülizmine kadar belirli bir sürekliliği olan düzenlerin taşıyıcısıdır. Kerameti kendinden menkul bir kurbanlar alt sınıfını bu açıdan tartışmak bu yüzden önemlidir.
Bülent Somay, çağdaş popülizmin Şark’tan şu bilgiyi ithal ettiğini söylüyor: “Halkı oluşturan gerçek özneleri (bireyler, sosyal sınıflar, cinsiyetler, etnik kökenler vb.) sonsuz bir baskı altında tutmanın, ama “halk” kurgusunu birleşik bir bütün olarak, sanki bir özneymiş gibi yaşatmanın yolu, onu “kurban” haline getirmektir. Bireysel kendilikler ya da tanımlanabilir, belirli gruplar olarak değil, birleşik bir bütün, bir kimlik olarak.” (Somay, 2022; 173)
Kurban konumu gerçektir, fakat Şark’ta olduğu gibi kalıcı bir varoluş biçimi haline gelirse bu kimlikler sabitlenir, kalıcılaşır. Kurban olmanın yapısal koşulları değişse ve hatta ortadan kalksa bile, sonunda mağduriyet konumlarındaki fiili değişikliklere karşı duyarsız hale gelirler. Gerçek bir deneyimden ziyade kimlik karakterine sahip olur, seçilmiş bir şey haline gelir. Çeşitli avantajlar kazandıran bu mağduriyetle özdeşleşen kişiler için kurban kimliği bir “olay” değil, seçilen bir şeydir. Gerçek bir kurban olmadan mağduriyet kimliğini üstlenmek tamamen mümkündür.
Somay, Jodi Dean’den şu alıntıyı yapıyor: “İletişimsel kapitalizmin tüketimciliği, kişiselleştirmesi ve terapötikleştirmesi, kurban kimliğinin gelişmesi için ideal söylemsel yaşam alanları yaratır.” Kurban kimliği kurban deneyimlerinin kaçınılmaz sonucudur. Sorun siyasi, sosyal, kültürel ortam değiştiğinde bu deneyimler ortadan kalkmaya yönelindiğinde başlar. Mağdur kimliği onu mağdur eden sistemi görmez veya görmezden gelir. Adalet yerine intikam isteyerek sistemin kendisine değil yanlış kişi ve grupları suçlamakta ısrar eder. Haklılığı kendinden menkul hale gelir. Mağdurum ve her şeye hakkım var duygusuna evrilir ve hınç dolu bir kurban kimliği oluşur. Bu hıncı yatıştıracak özür, tazminat, intikam yoktur, yalnızca jouissance yani verilmesi veya alınması imkânsız olan bir şey talep eden bir kimlik olur çıkar. Kurban kimliğinin yararı, bu konum bitmiş ve çoktan efendi/egemen konuma gelmiş olsa bile bu kimliğe müthiş bir kıskançlıkla sahip çıkmakta ısrarın sebebini izah eder. Bu yarar nedir ve bu ısrar niye sorusuna Somay’ın önerdiği cevaplardan biri şudur: “Çünkü kurban kimliği bize süper egomuzu geçici bir süre için askıya alma fırsatı vererek, yaptığımız ve ileride yapabileceğimiz tüm kötülükler için hazır bir gerekçe sağlar.”
Jodi Dean şöyle diyor: “Kurbanın varsayılan güçsüzlüğünün hemen yanında zulüm yapmaktan duyulan haz vardır. Amerika Birleşik Devletleri’nde mağdurların haklarına yönelik iddialar ceza adaleti sisteminin vahşetinde artışa neden oldu. Neoliberalizmin kaçınılmaz kayıpları, kolektif çözümlere ihtiyaç duyan sisteme dair sorunlardan uzaklaştırıldı ve hapsedilecek, cezalandırılacak, işkence görecek ve öldürülecek bireysel suçluların fantastik imgesine odakladı.” (Somay, 2022; 174-177)
İsrail askerinin Filistinli bir çocuğu öldürürken süper egosunu bir süre devreden çıkarması böyledir. İsrailli askerin holokostu her şeyi mübah kılan bir kurban kimliğine dönüştürmesi ile ilgili bu. Kurban konumu gerçektir, fakat kurban kimliği bir acımasızlığa dönüşür. Bu nedenle mazeretleri hep hazırdır. Somay şöyle diyor: “Mağdurum yaptığım her şey tanımı gereği haklı! Burada artık geçici değil, kalıcı olarak parçalanmış darmadağın olmuş bir süper ego çıkıyor karşımıza. Vicdan ötekine karşı tamamen etkisiz hale gelmiş ve ötekinin nesneleşmesi mutlaklaşmış.” (Somay, 2022; 179)
Seçkinlere karşı coşkulu bir hıncı olan bu kurbanlar/mağdurlar/lümpenproleterya popülizm tarafından halkın tamamı gibi tanımlanır. Bülent Somay”ın dikkatleri çok önemli ve neoliberalizmin krizi gerici bir popülizm dalgasını yükseltti. Bu gerici azgınlığın temel destekçileri Marx’ın tehlikeli sınıflar, Engels’in pleb muhalefeti dediği oportünist ve sinik lümpenproletaryanın oligarşiyle bir davranış ve ahlak birliği var, hem neoliberal hem gerici popülizmin dayanağı oluyor.
Mladen Dolar, mağduriyet meselesine yönelik çok esaslı bir bakışa işaret eden Frantz Fanon’un Siyah Deri, Beyaz Maskeler kitabından şu çarpıcı alıntıyı yapıyor:
“Ana eğilimimin kaynağı asla koyu tenli halkların geçmişi olmamalı. Haksız yere göz ardı edilmiş bir zenci uygarlığını asla canlandırmaya çalışmamalıyım. Herhangi bir geçmişin insanına dönüştürmeyeceğim kendimi. Davranışlarımı belirleyen şey siyah dünya değildir. Siyah derimin özgül değerleri yoktur. Koyu tenli biri olarak ırkımın hangi açılardan başka bir ırktan üstün ya da aşağı olduğunu araştırmaya hakkım yok. Koyu tenli biri olarak beyazda ırkımın geçmişine karşı bir suçluluk duygusunun ortaya çıkmasını istemeye hakkım yok. Koyu tenli biri olarak eski efendinin gururunu ayaklar altına almamı sağlayacak yolları aramaya hakkım yok. Atalarımın köle edilmesinin telafisini istemek ne hakkım ne görevim. Zenci misyonu yoktur, beyaz yükü yoktur. Siyah bir dünyanın kurnazlığının kurbanı olmak istemiyorum ben. Yaşamam zenci değerlerinin bilançosunu çıkarmaya adanmamalı. Beyaz Dünya yoktur, beyaz etik yoktur, beyaz zeka da yoktur. Ben zenciyim ve tonlarca zincir, dayak kasırgaları, tükürük ırmakları çağlıyor omuzlarımda. Ama saplanıp kalmaya hakkım yok. Varoluşumda en ufak varlık parçasını kabullenmeye hakkım yok. Geçmişin belirlenimlerine yapışıp kalmaya hakkım yok. Ben atalarımı insanlıktan uzaklaştıran köleliğin kölesi değilim.” (Dolar, 2022; 75-76)
Frantz Fanon’un yaklaşımı mülteci krizi, dindar mağduriyeti, Ermeni meselesi vb. bütün başlıklar için önemlidir. Mağdur olanın ve mağdur edenin pozisyonunu, durumunu yeni bir mağduriyet olmaktan çıkarır. Dolayısıyla tarafları gerçek anlamda özneler haline getirir. Siyahların kendilerini beyaz zulmü ile tanımlaması ve beyazların -yaptıkları zalimliği teşhis ederek- sürekli özür borçlu olan mağdur bir konuma sürüklenmemesi anlamında kurban kimliği yaratmanın ve liberal kanaat baskısının önüne geçer. Dolar’ın dikkatleri şöyle: Fanon mağdurlaştırmaya karşı çıkar. Kişinin kendi geleneğinin, sözüm ona tarifsiz hazinesinin yüceltilmesine, kendi kimliğinin ve deneyiminin mistifikasyonuna, beyazların dünyasından ayrı münhasır siyahi değerlere indirgenemez. Özgüllüğünün methedilmesine karşı çıkar. Günümüzde bilinen adıyla “kimlik siyaseti”ne şiddetle karşı çıkar. Esas kaynaklarını kişinin mağduriyetinden alan, taleplerini ve inanırlığını mağduriyete dayandıran bir siyasi gündeme büsbütün karşıdır. Mağdur olmak siyasal öznellik için yeterli değildir. Diğer önemli mesele, beyaz sömürgecileri ve günümüzdeki varislerini suçlama pratiğidir. Suç kesinlikle sabittir, yükümlülükleri olmalıdır. Fakat sürekli beyaz ötekine suçluluk affetmek de bir tuzak haline gelebilir. Atfedilen suçluluk sonsuzdur, karşılığı ödenebilir değildir. Geçmişte yapılan yanlışlar kadar bunların günümüzdeki sonuçlarıyla da ilgilidir. Bu suçlama kendimiz olmanın önünde engeldir. Şu tespitte bulunuyor: “ötekini sadece mağdur olarak görmek, onu öznelliğinden habitus’undan yoksun bırakmaktır. Kendisine tarihsel olarak dayatılan hâkimiyetin nesnesi ve zayiatına indirgemek ve böylece farkında bile olmadan bu salt mağduriyet halinin devam etmesini sağlamaktır. Bunun diğer yüzü de bastırılan öteki kültür ve kimliğin mistifikasyonuna dönüşür bu.” (Dolar, 2020; 78)
Mağdurlaştırma kişilerin öznelliğini, küresel bir dünya üzerine düşünmesini engeller. Onlar adına düşünen ve konuşan birileri vardır. Mağdurluk edilgen bir haldir, mağduriyeti siyasi bir temel olarak sahiplenmek edilgenliğinin devamını getirir. Burada bir reşit olmama hali söz konusudur. Bu tartışmanın Türkiyemize dair söyleyeceği çok şey var. Konumuz da esasında hep Türkiye’de. Bülent Somay’ın aktardığı iki alıntıyla bitirelim.
“Tehlikeli sınıf (lumpenproletariat) toplumun süprüntüleri, eski toplumun en alt katmanlarından atılmış olan ve pasif bir biçimde çürüyen kitle şurada burada proleter devrimi tarafından harekete geçirilebilir. Ancak hayat şartları onu daha ziyade gerici entrikaların rüşvetle satın alınabilen aracı haline getirmeye eğilimlidir.” (Marx)
“Merkezleri büyük şehirlerde olan lümpenproletarya, tüm sınıfların çürümüş unsurlarından oluşan bu pislik, olabilecek tüm müttefiklerin en kötüsüdür. Bu ayak takımı mutlak olarak satılık ve mutlak olarak yüzsüzdür. Fransız işçileri her devrimde evlerinin üzerine,” Mort aux voleurs! Hırsızlara ölüm!” yazmışlar ve hatta içlerinden bazılarını vurmuşlarsa, bunu mülkiyete duydukları saygıdan değil haklı olarak her şeyden önce o çeteleri devrimden uzak tutmanın gerekli olduğunu düşündükleri için yapmışlardı. Bu alçakları kullanan veya onların desteğine güvenen her işçi lideri, sırf bu davranışlarıyla bile, harekete ihanet etmekte olduğunu kanıtlar.” (Engels)
Kaynaklar:
Bülent Somay, Tufan Göründü/Neoliberalizmin İflası Üzerine Altı Deneme, Metis 2022.
Mladen Dolar, “Kimdir Mağdur/Kurban?”, Son Geri Sayım/ Avrupa, Mülteciler ve Sol içinde Metis 2020.