Bu yazı, Kemal Bakır’ın 19-21 Haziran 2014’te Erzurum’da yapılan İnsani Değerlerin Yeniden İnşası başlıklı uluslararası sempozyumda yaptığı tebliğdir. (Kaynak: Uluslararası Sempozyum, İnsani Değerlerin Yeniden İnşası, Atatürk Üniversitesi Yayınları, No:1077, II. Cilt, sf. 355-365, Erzurum)
Giriş
Değer problemi, felsefenin özellikle de ahlak felsefesinin en eski ve en temel problemlerinden biridir ve Antik Çağ’dan bugüne erdem meselesine eğilen pek çok düşünür tarafından felsefe yoluyla çözülmeye çalışılmıştır. Her ne kadar analitik felsefe geleneğinin yeşermesi ve pozitivist yaklaşımların öne çıkmasıyla birlikte değer problemi metafiziğin alanı olarak görülüp felsefenin dışına itilmeye çalışılsa da (Tepe, 2002: 342) bu çevrelerde olgusal olarak, bu geleneği ve yaklaşımı benimsemeyen çevrelerde de yine felsefi boyutta tartışılmaya devam etmektedir. Değer problemi, felsefede, “değerlendirme problemi” ve “değerler problemi” olmak üzere iki farklı biçimde ele alınır. Değerlendirme, “iyi”, “güzel”, “faydalı” ve “doğru”nun ne olduğu hakkındaki mütalaayı ve dolayısıyla yargılamayı ifade ederken; “saygı”, “dürüstlük”, “adalet”, “eşitlik” gibi kişiler arası ilişkilerin temelindeki anlamı ortaya çıkarmaya yönelik sorular da farklı türden değerleri sorgulamayı yani “değerler problemi”ni ifade eder. Değer ile hakkında varılan yargı (değerlendirme) arasındaki uygunluk/uygunsuzluk durumu epistemik bir probleme dönüşür ve bu da değerler probleminin dogmatik ve septik dolayısıyla da nesnel ve rölatif yaklaşımlarla ele alınmasına kaynaklık eder (Kuçuradi, 1998: 8-9). Bu çerçevede değer (value) kavramı, öznenin deneyiminden bağımsız, kendi başına var olan nesnel bir nitelik olarak anlaşılabilmesine rağmen öznenin nesne ile ilişkisinden doğan bir nitelik olarak da anlaşılır ve bu anlamıyla kişiye özgü, öznel bir karakter taşır (Özlem, 2002: 282). Öznenin bilme (episteme) ve anlama yönelimi değerler üzerinde belirleyici bir rol oynar. Ancak her ne şekilde anlaşılırsa anlaşılsın, değer kavramının temel özelliği, hemen her zaman pratiğe yansıyabilmesi için tanımlanma ve açıklanma zorunluluğu taşıması ve belirli bir toplumsal hayatı önceden kabullenmiş olmayı gerektirmesidir (Toku, 2002: 111). Çünkü ister öznel olsun ister nesnel olsun herhangi bir değerden bahsedebilmesi için öznenin dışındaki diğer öznelerin, ötekilerin varlığının kabullenilmesi gerekir. Yoksa tek başına bir öznenin ötekiler olmaksızın kendisi için belirlenmiş ya da bizzat kendisinin belirleyeceği herhangi bir değerden bahsetmek zordur.
Hilmi Ziya Ülken’e Göre Değer Problemi
Çağdaş Türk felsefesinin önde gelen isimlerinden Hilmi Ziya Ülken (1901-1974) de değer problemi ile yoğun bir şekilde ilgilenmiş ve bu konuyu birçok eserinde ele alıp tartışmıştır. Ona göre, değer ile bilgi birbirinden bağımsız olmakla birlikte sıkı bir ilişki içesindedirler. Bilgi, çaba-direnç çatışması sürecinde belirginleşirken değer, arzu-mânia (engel) sürecinde belirginleşir. Bu açıdan her değerde birbirine zıt iki karakter vardır. Bunlar kararlılık ve iğretiliktir. Her değer bir kararda kalma, bir düzen eğilimidir. Değer, değişim içerisindeki görünüşler ve olayların aksine değişmeden kalabilecek sarsılmaz bir duruşa sahip olduğu hissini uyandırır ve insan, bütün bu değişimlere direnerek varlığını devam ettiren şeylere “değer” verir. Böylece gerçeğin değerlerinden bahsetmek mümkün olur ve gerçek, değişime direndiği oranda “değer” olarak görülür. Başka bir açıdan da değer, sabitlenmemiş, değişime açık (iğreti) bir şeydir. Çünkü kaynağı insanın arzu ve eğilimleri, iştahı, ihtiyaçları ve onların derecelenmesidir. Bunlar yaşamsal, ruhsal ve sosyal gerçeklere bağlı olarak değişmeye müsaittirler. Değerin bu değişebilir, ahlâki ve ilerleyici niteliği olmasaydı, değer tıpkı matematiksel bir ifade gibi kesinliğe sahip değişmez bir şey olurdu ki bu da değerler hiyerarşisini dolayısıyla değerin yetkinliğini imkânsız kılardı. Hâlbuki manevi rekabet ve derecelendirme değerin önemli bir niteliğidir. Akledilir alandaki matematiksel kesinlik daha üst bir yetkinliğin önünü keser, oysa değer alanında her daim daha üst bir derece, ideal söz konusudur (Ülken, 2001a: 152-153).
Bu bağlamda Ülken’e göre, ahlaki değerler çift karakterlidir ve bu iki karakter arasında doğru/yanlış şeklinde derecelendirmeye tabi tutulacak herhangi bir ara değer yoktur. Her bir karakter kendi içerisinde ölçeklendirilebilir. Bu açıdan “iyi” ve “kötü” mutlaktırlar: “Her ahlak sisteminde kaçınılmaz surette iyi ve kötü değerleri vardır. Sembolik olarak dinî değer içerisinde ahlaki değerin almış olduğu eski şekli hatırlamak üzere bunları ‘melek’ ve ‘şeytan’ ile ifade edebiliriz. İyi, bütün bir gerçek veya ideal düzeni tamamlayıcı hareket; kötü, bütün bir gerçek veya ideal düzeni dağıtıcı (bozucu) harekettir. Her iki harekette karşılıklı olarak aktiftirler.” (Ülken, 2001a: 194). Bu noktada Ülken’in, “İyi, kokuşmamış bir sebeple meydana getirilmiştir; kötü, bazı kokuşmuşluklardan kaynaklanır.” (Bonum ex integra causa: et malum ex quolibet defectu) deyişiyle belirginleşen ve bu anlamda ahlaki bir ideal olarak öne çıkan “en yüksek iyi” (summum bonum)[1] anlayışına yakın durduğu görülmektedir. İnsanın sorumluluk sahibi, düşünen bir varlık olması onun değerin bu iki zıt karakteri, iyi ve kötü arasında bir seçim yapmasını ve öyle davranmasını zorunlu kılar. İyinin anlaşılabilmesi için zıddıyla bir mukayese yapılması ve dolayısıyla kötünün bilinmesi icap eder. Dahası bu karşıtlıklar arasındaki ayrım ne kadar belirgin olursa iyi’nin açıkseçik bir şekilde anlaşılması o kadar mümkün olur (Tunç, 2009: 39). Böylece “değer”i ahlâk felsefesinin merkezine yerleştiren Ülken, ahlakın farazi bir tanımla, “insanlığın kabul ettiği ve başka kesinlik ölçüleriyle ölçülemeyen hareketlerimize ait değerlerin toplamı” şeklinde tanımlanabileceğini ifade eder (Ülken, 2001: 19).
Ona göre ahlâk, insani ilişkilere ait aşkın bir varlık ve değer sahasıdır ve eylemler, söylemler ve düşünceler, kişiler arası ilişkiler sahasına ait olması bakımından kesinlikle ahlaki varlık sahasınca kuşatılırlar. İnsan her ne kadar bu “kuşatıcı” (englobant) sahaya kayıtsızmış gibi eylemde bulunabilse de bu eylemlerin gerçek anlamda anlaşılabilmeleri, ancak kendi kuşatıcıları ile yani aşkın varlık olan ahlak sahasında bir değerlendirme ile mümkündür (Ülken, 2009: 221). Bu yüzden kişiler arası ahlaki saha bir değer sahası olmadan önce bir varlık sahası, kendine özgü adıyla “ahlaki mânâ” (anlam) sahasıdır. Kişiler arası ilişkiler ancak böyle bir alanda bir düzen oluşturabilir: komşuluklar, akrabalıklar ve eylemler, derin ilgiler, yakınlıklar biçiminde görünen bütün sosyal ilişkiler bu tür bir alanda gerçekleşmektedir. İnsanın manevi bir varlık olması onun kendisini ötekilerden bağımsız, tek başına görmesine müsaade etmez. Görmek ve dinlemek insana bir çevre, diğer insanlardan oluşan bir “dünya” açar. İnsan bütünlükçü tinsel bir yapıya (geist) aittir ve bu nedenle insan için “başkası” yoktur; insanlar, bütün bir insanlık vardır, kendisi de yoktur sadece insanların bir parçası vardır. Tinsel bir varlık olarak bütün insanlarla etkileşim halindedir; ötekilerin acılarını ve sevinçlerini paylaşır. Burada bir paylaşım, “birlikte duyma” durumu vardır ve insanı insan yapan da budur. Bu, medeniyete, eğitime ve herhangi bir kültürel ortama atfedilecek bir durum değil, insanlığın en genel niteliğidir ve ahlaki bir anlam taşıyan varlık sahasında yani “ahlâki mânâ” sahasında görülür. Bu “birlikte duyma” sadece insana özgüdür ve gerçekleşebilmesi için kişiler arası sahada duyuları ve hatta bilgiyi aşan, aşkın bir kuşatıcıyı gerektirir (Ülken, 2009: 225). Burada Hegelci ve yer yer de Spinozacı terimlerle konuşan ve natüralist bir tutum takınan Ülken, hem ontolojik hem de epistemolojik boyutta özne-nesne ikiliğini bütünlük, “bir”lik içerisinde değerlendirir. Varlığın yani insanın kendine yönelmesi, kendini bilmesi ve böylece parçadan hareketle bütünün bilgisine ve değerlerine ulaşması söz konusudur.
“Ahlaki varlık” ise “İnsan olarak, bizi birbirimize bağlayan, duygudaşlığımıza imkân veren, hangi kültür çevresine ait olursak olalım, aramızda ortak tarafların bulunmasını sağlayan varlıktır.” diyen Ülken, bunu “insanlık” olarak adlandırır. (Ülken, 2009: 228). Bu durumda ahlâk, insanı insanlık için yani parçayı bütün için hazırlamak, bireyin eylemlerini toplum ve insanlık için düzene sokmaktır. Ahlâk, sadece insanlık içindir ve bu açıdan yalnızca insani ahlaktan bahsedilebilir ki nihai ereği de insaniyetin teşekkülüdür (Ülken, 1999: 101). Daha önce de belirtildiği gibi ahlakı, insani ilişkilere ait aşkın bir varlık ve değer sahası (Ülken, 2009: 225) olarak ele alan Ülken’e göre:
“Değerin ölçüsü akıldır.. Değerin akıl edilir alanını aşması başka şeydir, akılla ifade edilmesi, anlaşılır olması başka şeydir. Değerin kaynağı dış bilinç ve bütün insanî yetiler olduğu için, onun akıl edilirken çok geniş bir alanı vardır. Fakat insanî varlığın en geniş ifadesi olan değerin bildirilebilir olan olması için bu akıldışı alanın akılla temasa gelmesi lazımdır. Değer aklı aşan varlığın akılla ifadesidir. Değerin değer olması devamlılığından gelir. Bir anda meydana çıkan ve kaybolan bir eylem, bir şey değer değil, onun kalpakçasıdır [sahte para]. Karanlıkta yanıp sönen bu ateş böceği hiçbir bildirişin ve aklın konusu olamaz. Ahlaki bir eylemin örnek olması için her zaman gözümüzün önünde bulunması, daima yapılmış olması gerekir.” (Ülken, 2001b: 384-385).
Bu noktada değeri gelip geçici ve anlık durumlara bağlı olarak ortaya çıkan yapaylık ve sahteliklerden ayırmaya çalışan Ülken, değerlerin belirgin nitelikleri olduğunu ifade eder. Bunlar: 1. Her değer ideal bir tiptir. Bu, basit teknik değerlerden ahlaki ve dinî değerlere kadar hepsini kapsar. İdeal tipin azami derecesi aşkın objeye yaklaşmak, asgari derecesi ondan uzaklaşmak ve yalnızca veri (bilgi) alanında kalmaktır. 2. Her değer bir düzen ya da organlaşmadır. Değerin aynı zamanda hem norm hem de baskı olmasının sebebi budur. Çünkü bu normlar insan iradesi ile değil doğanın, varlığın özü ve insan ruhunun daimi doğası tarafından oluşturulur. Yani bu normlar insanın ahlaki bir varlık olmasından kaynaklanır. Bir insanın bunun dışında başka türlü bir varoluşu söz konusu değildir: iyilik ve kötülüğe ilişkin kanaatler değişime uğrar, ancak iyilik ve kötülüğün ölçüsü değişmez. 3. Her değer aşkındır. Her değer öznenin ait olduğu varlık türünün üstünde ve dışındadır. Çünkü değerlendirme bilmede olduğu gibi bilinenlerin ayrıştırılması biçiminde değil, insanda eksik olan ve bilinmeyen bir şeye bilinen nitelikler vasıtasıyla nüfuz etmeden doğar. İnsan bilgide verilmiş objeleri tekrarlayarak zaman dışı özdeşlikleri elde eder. Oysa değerde aşkın olan ve bilinmeyen objeye yani ihtiyacının hedefine ancak bu ihtiyacını gideren ve bilinen nitelikler aracılığıyla nüfuz eder. Bu nedenle her değerde çokluk ve derecelendirme vardır. Çünkü değerlendirme en az iki ya da daha çok birbirine indirgenemeyen, özdeş olmayan varlık dereceleri arasında gerçekleşir. Her değerde bir derecelendirme vardır. 4. Her değer evrenselleşme, tümelleşme yetkinliğine sahiptir. Her değer, bilen bir özne tarafından tespit edilmiş, bulunmuş ya da konulmuş olmasından dolayı değerler bildirilebilme, genele yayılabilme özelliği taşır. Özneler arası epistemik bağıntı değerin bilgi ile birleşmesini ve dolayısıyla yayılabilir olmasını sağlar (Ülken, 2001b: 216-218).
Ülken’e göre, “iyi” ya da “kötü”nün belirlenmesi işlevini üstlenen ahlak, değerler hiyerarşisinde diğerlerine oranla kuşkusuz daha üst sıralarda yer alır. İyi bir eylem kişiler üstü bireysel bir değerdir. İyilik her zaman failine değil, onun dışındaki kişilere, ötekilerine ait olduğundan dolayı kişiler üstüdür. Bununla beraber her daim bir kişiden ve salt o kişiye özgü ve de özgür bir biçimde gerçekleştirildiği için “kişisel”dir. Aynı zamanda iyi bir eylem, daima öznenin dışında ortak ve genel bir kişiler (özneler) çevresine yayıldığı için genel kabule bağlı olarak ortaktır. Bireyi iyi bir eylemin rotasına sokan güç kamusallık kaygısı, örf, adet, toplumsal duyu vb. biçimindeki ortak fenomenlerdir. Kişi-dışı değerler daha evrensel ve soyut iken kişisel değerler daha somut ve insanidir. Dolayısıyla kişisel değerler kişi dışı değerleri kapsar ve değerler hiyerarşisinin tepesinde adalet bulunur. Adil bir eylem aynı zamanda iyi, faydalı, doğru ve güzeldir. Adaletin dışında hiçbir değer diğerlerini içermez. İşte bu yüzden kişi dışı değerler kişi değerlerinin kapsamındadır (Ülken, 1998: 22-23) ve her içkin değer bir aşkın değer tarafından kuşatılır, onsuz olmaz (Sanay, 1986: 76).
Felsefenin en temel problemi varlık ve insandır. İdeal düzenin ve değerler âleminin, dolayısıyla insan felsefesinin ve ahlakın en temel problemi de kişiliktir. Ancak kişilik bireylik ya da nitelik anlamında değil doğrudan değerlerin odağı ve bir eylem felsefesinin başlangıç noktasıdır. Kişiliği açıklamaya yönelik entelektüalizm ve vitalizm olmak üzere birbirine karşıt iki kuram vardır. Fakat bunların hiçbiri değerler âleminin odağı olan kişiliği açıklama gücünde değildir. Çünkü entelektüalizm (zihincilik) kişiliği, tamamen bireysel üstü ve kişi dışı olarak görülen değerlere bağlar. Bu da kişiye ait olanın kişi dışı ile açıklanması gibi bir mantıksal imkânsızlığa varır. Vitalizm ise kişiliği, tamamıyla bireysel ve kişisel değerlere bağlamakla kişi dışının ve evrenselin kişiye ait olan ile açıklanması gibi bir mantıksal imkânsızlıkla karşı karşıya kalmaktadır. Oysa gerçekte kişilik birbirine bağlı ve tek başına ele alınması mümkün olmayan “birey-toplum” ilişkisinin doğurduğu bir karşılıklı etkileşimler sürecidir. Bu süreçte her kişilik bu karşılıklı etkileşim silsilesinin belirli bir görünüşü olarak ortaya çıkar. Her kişilikte değerler, biçim ve belirteç olmak bakımından bireysel ve kişi-üstü, fiil ve dayanak olmak bakımından bireysel ve kişiseldirler. Değer, bireyin bilincine yansıtılmış bir şey olmadığı gibi bireyin ruhu tarafından oluşturulmuş bir şey de değil, bilakis birey-toplum olguları olarak adlandırılan karşılıklı etkileşimler esnasında ortaya çıkarak varlık ve insan ilişkisinin ideal düzenini ifade eden bir “öz”dür. Bu da yepyeni bir kişilik anlayışıdır (Ülken, 1998: 23-24).
Bu noktada Ülken, kişiliğin oluşumu bağlamında, inançları, olgu inancı ve ideal inanç şeklinde bir ayrıma tabi tutar ve arasındaki farkı ortaya koyar. Olgu inançları insanı gerçekliğe bağlayıp varlıkla ilişkisini düzenler, toplumsal dayanışmayı ve dolayısıyla toplum düzeninin güçlü olmasını sağlar. Fakat bunun yanı sıra insanları kör bir fatalizme, varlığa üstünkörü bağlanmaya iterek değişme ve ilerlemenin önünü keser. İdeal inançları ise insanları yetkin olana, olması gerekene doğru yönlendirip varlığın fatalitesinden kurtulmada yardımcı olarak ilerlemenin önünü açar. Toplumu dar kalıplardan kurtarır ve düzeltir. İnsanın, doğrudan doğruya insani ruhla, vicdanla ve akılla temasa geçmesini sağlar. Ancak ideal inancı bu olumlu işlevlerin yanı sıra gerçekliği ihmal eder bir hayal alemine dalarak doğaya, varlığa ve toplumsal gerçekliğe aykırı ütopik sonuçlara varır. Bu sebeple olgu inançları ile ideal inançlar daima çatışma hâlindedir. Bütün olgu inançları “vatan” kavramı etrafında birleşirken bütün ideal inançları da “insaniyet” kavramı etrafında birleşir (Ülken, 1998: 52-54).
“İdeal, değerlerde insan eylemini harekete geçiren kuvvettir; bu şekli ile o insanın gerçeğine dayanır ve onu tamamlar. Gerçek ve ideal bundan dolayı birbiriyle karşıt, fakat birbirini tamamlayan iki terimdir. Aynı varlığın iki manzarasıdır. Her gerçek bir ideali her ideal bir gerçeği gerektirir. Bundan dolayı gerçek ile idealin birbirini tamamlaması hâline ‘hakikat’ deriz.” (Ülken, 1968: 158).
Hakikat, olgu ile idealin üstünde, aşkın ilerleyen “birlik”tedir. Hakikat inancı, var olana ve mümkün olana yani gerçeğe ve kavrama inançtır. “Olgular âleminde atılan her adım idealin ve mümkünün yeni bir gerçekleşmesi olduğu gibi; kavramlar âleminde kurulan her bina da var olanın ve olgunun derin incelemesine dayanacaktır.” (Ülken, 1998: 57). Bu çerçevede ahlaki bir kişiliği ve eylemi ne sadece olgusal inanca ne de sadece ideal inanca, bunların ikisinin birleşiminden oluşan hakikat hükümlerine bağlayan Ülken’e göre, “Kişilik insanın kemalidir. İhtirasını irfan ile bezendiren ruhtur.” Hakkı cesaretle gerçekleştiren, inancı eyleme dönüştüren ahlakın varoluşudur. Bu sebeple kişiliğin en önemli niteliği ahlakiliktir. Ahlaklı olmak, imanını dünyaya yaymak, irfanını eyleme dökmektir. İrfanın ilk adımı ise kendine bakmaktır. “İçindeki âlemi gören, dışarıdaki alemi de anlayacaktır.” Ahlakın nihai ereği “insanlık”tır, ancak bu yönü tam olarak eyleme geçmemiştir (Ülken, 1999: 90-91). Bu durumda kişiliğin ve ahlâki bir eylemin en üst derecesi hakikat hükümlerine bağlanan “insani vatanseverlik”tir.
İnsani Vatanseverlik
Ülken, kişiliğin kemalini olgu inancı ile ideal inancın birleşimi olan hakikat yargıları bağlamında “insani vatanseverlik”le açıklar ve gerçeklikten bağını koparmamış büyük bir ideal olarak ileri sürdüğü insani vatanseverliğin yolunu “aşk ahlakı”na ulaşmakta görür. Bu yolda dört derece ve bunları niteleyen dört mertebe vardır. Birincisi, bir topluluk ile hareket eden, ona bağlanan herkesin dâhil olduğu “halk” mertebesidir ve bu mertebede egemen olan “korku ahlakı”dır. İkincisi, duyarsızlığın ve kör yığınların yetersizliğinin farkına vararak daha nitelikli bir hayatı arzulayanların ulaştığı “vatandaş” mertebesidir ve burada daha çok “ümit ahlakı” egemendir. Üçüncüsü, benlik güden, özgürlüğünü her şeyin üstünde gören ve bundan dolayı “gurur ahlakı”nı benimseyen herkesin vardığı “vatansever” mertebesidir. Dördüncüsü ise bencil arzu ve isteklerinden arınarak aşka ulaşan, “varlığın oluşuna katılan ve kemal için yola çıkan” ve “aşk ahlakı”nı benimseyen her insanın eriştiği “insani vatansever” mertebesidir. Benliğinden vazgeçen, kendini aradan kaldırarak ruhun kaderi ile âlemin kaderini “birlik”te gören, insanlık için vatanı ilk uğrak, cemiyeti ruha ve ahlâka varmak için ilk adım yapan her yolcu insanî vatansever mertebesine ulaşmıştır. İnsani vatanseverin nazarında âlemin odağında insan vardır. Medeniyeti inşa eden insandır ve medeniyet insan içindir. İnsan, bütün bir insanlığın, birliğin aynasıdır, bundan dolayı parça değil bütündür. “Uğrak değil, dilektir.” İnsan olmak, sadece akla ve dile sahip olmak demek değil, ruhunda kudret olan ve aşk ahlakına yükselen demektir. İnsani vatansever bütün bu aşamalardan geçerek aşk ahlakına ulaşmıştır. Erdemi, gururlanmak için kahramanlık yapmakta değil, insanlık için nefsini bertaraf etmekte bulmuştur. Âlemin birlik içindeki çoklukta, hakikatin derecelerinde olduğunun bilincindedir. O, benliğini hiçe sayarak herkese sevgiyle yaklaşır (Ülken, 1999: 139-142). Bu noktada Ülken, insanı ve kişiliği aşk ahlakı ile yeniden tanımlama yoluna gider:
“İnsan olmak, ruhunda inkılap geçirmektir. Küfürden sonra imana gelmektir. İçten ruh değişmesine uğramaktır. Kendinden geçtikten sonra kendine dönmektir. Birliğe dalmayan çokluğun lezzetini tadamayacaktır. Gerçeği içinden yaşayıp ondan kendini ayırmayan eşyadaki zıtlık[l]ar ve çatışmaların manasını anlamayacak, zevkine varmayacaktır. Her şeyde doğrunun ve güzelin hissesini bulmak ve her yerde hakkın tecellisini görmek bu demektir. Yalnız aşk ahlakına erişenler bu zevke varacaklar ve dünyadan geçenler asıl dünyanın tadını alacaklardır.” (Ülken, 1999: 142-143).
Aşk ahlakına ulaşanlar insani vatanseverdirler, birbirlerine gönül diliyle hitap ederler. Onlar kemale ermiştirler bu sebeple nasihate ve telkine ihtiyaçları yoktur. Ruhlarında hürriyet vardır. Kalplerini âleme açarak ruhun kaderiyle âlemin kaderini bütün hâline koyduklarından kendi dışlarındaki hiçbir güce ihtiyaç duymadan kendi başlarına birer “kişilik”tirler. Hitapları bütün insanlığı kuşatır. Sevgilerini insanlığa vakfetmiştirler, eksiklikleri hoş görür, kusurları affederler. Adalet, bu birlik ahlakının yani aşk ahlakının sonucu olarak akılla duyguyu aşkın bilinmesinde, birliğin kavranmasında, irfanda birleştirmektedir. Kısaca adil olmak, birliğe aşık olmaktır (Ülken, 1999: 143-144).
Daha önce ifade edildiği üzere Ülken, inançları, olgu inançları ve ideal inançlar olmak üzere ikiye ayırmıştı. Ona göre, olgu inançları sosyal bir inanç halini aldığı zaman “vatanseverlik” olur. Olgu inancı ve buna bağlı olarak ortaya çıkan vatanseverlik sahnelerine tarihten pek çok örnek gösterilebilir: Antik Yunan’da Termopylae muharebesi kahramanı Leonidas, ünlü hatip Demostenes ve Solon, Antik Roma’da Caton, Cincinatus, Silvius, Brutus vb., İslamiyet’in doğuşunda eski inançları korumaya çalışması bakımından Ebu Cehil, İslam’ın doğuşunun ardından Haçlı seferleri karşısındaki kudretli savunmalardan dolayı Selahattin Eyyubi ve Kılıçarslan, Osmanlılar döneminde Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa birer vatanseverdirler. İdeal inançları ise “insaniyetçilik” (hümanitarism)[2] adı altında toplanır. Buna Antik Yunan ve Roma’ da bir örnek bulmak zordur. İlk Çağ’da, Yahudilik de dâhil olmak üzere olgu inançları egemendir. Hindistan’ da Buda, Çin’ de Lao Tzu ve Konfüçyüs, İran’da Mani ve Mazdek hareketi, Roma’da Hz. İsa ve havarileri, Arabistan’da Hz. Ali ve Hüseyin insanî hareketi temsil ederken Rönesans Döneminde, sanatçılar ve eserleri, Campenalla, Bruno vb. insaniyetçi idiler. Sonraki yüzyıllarda Leibniz, Spinoza ve Kant’ı da insanîyetçiliğe dahil etmek mümkündür. 19. yüzyıl ise milliyetçilik ve ırkçılık gibi olgu inançlarına dayanan sözde ideallerin, romantizmin ve vatanseverliğin yeniden dirildiği bir zaman dilimidir. Bu yüzyılda, insaniyet ve vatana karşı bir düşünce hareketi baş göstermiştir ki salt egoizm ve bireycilik üzerine kurgulanan ve kolektif hayatı ve ahlakı ikincil plana atan bu akım hem insanîyetçiliğin hem de vatancılığın tek başına ve eksik hakikatlerinden doğan bir tepkidir. Ülken, burada anarşizmi ve anarşist düşünürleri işaret eder ve anarşizme, yeni bir idealin doğması için bir bunalım ve geçiş dönemi hareketi olarak bakılabileceğini vurgular. 19. yüzyıl sonu itibariyle milliyetçilik, ırkçılık, demagoji, propaganda ve romantizme karşı eleştirel eğilimlerin her geçen gün artmaktadır. Bunlardan en öne çıkanları Marksizm ve faşizmdir ve hepsinin ortak noktası halkçılığa, bireyciliğe ve özgürlüğe karşı olmalarıdır. Bunların hiç birinde istikrarlı bir toplum biçimi yani ideal inancı ile olgu inancının terkibi yoktur (Ülken, 1998: 58-60). Batı düşüncesi ile yoğun bir şekilde ilgilenmekle ve düşünsel olarak oradan beslenmekle beraber kendi inancına ve değerlerine yabancılaşmayan ve yaşadığı coğrafyanın problemlerini aşmaya çalışan Ülken, bu yolda evrensellik-millîlik karşıtlığını ortadan kaldıracağını düşündüğü “insanî vatanseverlik” düşüncesini ileri sürmüştür (Takış, 2000: 92) ki bu, ideal inanç ile olgu inancının sentezidir.
Ülken için olması gereken şey bu iki inanç tipini ve onlara karşılık gelen eyleme dönük tutumları yani insaniyetçilik ile vatanseverliği birleştirmektir; çünkü hakikat inançları olgu ile idealin birliğine dayanır ve bu da “insani vatanseverlik”tir. Hz. Muhammed, Luther, Goethe, Dante, Shakespeare, Tolstoy ve Gandi bunu gerçekleştirdikleri için birer “insanî vatansever”dirler. “Hz. Muhammed bütün yüksek Arap karakterini, dehasını ve geleneğini insani bir amaç ile uzlaştırmıştır.” Ülken, bu savını Kur’an-ı Kerimden ayetlerle destekler: “Bütün insanlar tek bir ümmet idiler. Sonra ayrıldılar.” [Yunus, 10/13] ve “Ey insanlar! Sizi kavimler hâline koyduk, anlaşasınız diye!” [Hucurât, 49/13]. Ülken’e göre, Luther, Cermen ruhu ve ilahiyatıyla Hristiyanlığı birleştirmiş, Geothe ise Orta Çağ ruhunu Yunan plastik sanatıyla, Alman roman-tizmini insani olan klasik sanatla birleştirmiştir. Dante, vatanının (İtalya) duyulmuş derin incelemelerinden insanî bir anlam ve bir ideal çıkarmıştır. Tolstoy, Rus köylüsünün çözümlemesinden ve Rus toprağına ait karakter keşfinden yeni bir insani ideal ortaya koymuştur. “Her kişilik olan ideal, her kökleri vatan olan insaniyet anlayışı, bilinçli ve bağımsız bir millet vücuda getirmiştir.” Yoksa millet, nüfus, teknik üstünlük vb. gibi mekanik şartların bir araya gelmesi değildir. “Vatan insaniyet içindir.” anlayışına sahip olan Gandi bağımsız bir millet oluşturma yolundaki bu gerçeği bilinçli bir şekilde ortaya koymuştur. “İnsani ve ahlaki bir davayı, hürriyet ve adaleti gerçekleştirmek için önce vatandan ve vatanın bağımsızlığıyla başlamak lâzımdır. Vatan aşkı bir amaç değil, insanî amaç için bir araçtır. Öyle bir araç ki yerine başkası konamaz. Ve insaniyete ancak o yoldan gidilebilir.” (Ülken, 1998: 60-61).
Bu yolda yürümek, bütün içinde parça, insanlık içinde kültür, etnik köken, sınıf, milliyet vb. ayrımı yapmaksızın bütün insanlığı kucaklayacak bir anlayışa sahip olmayı gerektirir. Vatan sevgisi yalnızca bir parça, kavim için değil, bütün bir insanlık içindir ve insaniyetçi bir yönelim ile şekillendiği zaman “insani vatanseverlik” olur. Hz. Muhammed insani vatanseverliğin dinini yaymış, Geothe kemâle gelmiş sanatını yapmış; Tolstoy ahlakını oluşturmuş, Gazi M. Kemal onu kuvvetle gerçekleştirmiş ve Gandi silahsız ve şiddetsiz savunusunu (sivil itaatsizlik) yapmıştır. Ülken’e göre, Hz. Musa’nın dini yani Yahudilik vatanseverliğin dinidir. Çünkü onda vatancılık ahlâkının akıllıca örgütlenmiş şekli göze çarpar. Yahudi kavminin yaklaşık iki bin yıl vatansız kalmasına rağmen vatan sevgisini ve sosyal dayanışmayı kaybetmeyerek yeniden bir vatan edinmeleri ve devlet kurmaları bunun sayesindedir. Hz. İsa’nın dini, ırk, milliyet, sınıf ayrımı gözetmeksizin bütün insanlara aynı dille hitap edip kültürel farklılıkların üstünde yalnızca vicdanı temel alıp onu amaç edindiği için insaniyetçiliğin dinidir. Hrıstiyanlık, bütün mezhep farklılıklarına rağmen, teorik olarak sadece insanı tanır ve anlamını soyut insan kalbi üzerine kurar. Hz. Muhammed’in dini ise insanîn vatanseverliğin dinidir (Ülken, 1998: 61). Ülken bunu şöyle gerekçelendirir: “Çünkü İslamiyet, insani birliği amaç diye kabul etmekle beraber buna ancak farklı örf ve âdetler yoluyla ulaşılacağına inanır; ahlakı siyasetle, imanı millî karaktere göre değişen hukuk doktrinleri ile, teoriyi pratikle, ideali çeşitli olgularla kısaca insaniyeti vatancılıkla, hürriyeti geleneklerle uzlaştırmıştır. Bu yüzdendir ki İslam dini geleceğe ve insaniyete çevrilmiş en büyük hamlelerden birisi olduğu hâlde bütün kuvvetini yine İslam kavimlerinin örfü esaslarından, vatanın derin bir tahlilinden çıkarmıştır. Bununla beraber Muhammed’in dini insani vatancılığı düstur edindiği için kendini yalnız bir kavmin geleneğine bağlamamış; ve insani birliğin örf ve adetler çeşitliliği içinde gerçekleşeceğini kabul etmiştir. Eğer bir çok milletlerde Arap örfü zorunlu bir şekilde uzun müddet hâkim olmuşsa, bu İslâmiyetteki insaniyetçiliği zayıf düşürerek onu bir nevi “sözde ideal”e yahut “cihat fisebilillah” [Allah yollunda cihat] hâline getiren hareket olmuştur. Nitekim İslamiyet Hz. Muhammed’den sonra emperyalizm hâline gelmiş, yüksek değerini sarsmış; bir tür siyaset ve hükûmet vasıtası olacak dereceye düşmüş; ancak Hz. Ali ve Hüseyin’in timsalinde toplanan Ali-i Aba’da, Anadolu Selçuklularında, Osmanlıların beylik devrinde tekrar eski anlamını bulmaya başlamıştır.” (Ülken, 1998: 61-62).
Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Ülken, bütün insanlığı kapsayacak ve kuşatacak, insanları ortak bir paydada buluşturacak evrensel değerler ve ilkeler peşindedir. Bu sebeple ırk, din, bölge ve kültür ayrımı yapmaksızın hemen her inanç ve kültürden örnekler sunar ve bunlardan kuşatıcı ve nihai ereği insanlık olan düşünceleri sentezler. İslam’ın evrenselliğini, kuşatıcılığını ve evrensel hakkaniyet nosyonunu da bu bağlamda değerlendirir.
Sonuç
Hilmi Ziya Ülken, değerleri kişiye özgü bir karakterle ele almakla beraber onun evrensel kuşatıcı yönünü de göz ardı etmemiş, kişisel değerlerle evrensel değerleri insani bir boyutta sentezlemiştir. Bütünlükçü bir doğa anlayışının etkisiyle tek tek insanları bütün bir insanlığın dolayısıyla da doğanın bir parçası olarak görmüştür. Parça bütünden ayrı değildir ve bütünün özelliklerini taşır, onun aynasıdır. Ülken’in, kişiliği ön plana çıkarması da kişiliği, kişinin kendine yönelmesi, kendini bilmesi ve kendini aşması kısaca kemale ermesi yoluyla bütünü keşfetmesi ve nihai olarak insani değerlere ve ahlaka ulaşması sürecinde hareket noktası olarak görmesindendir. Vatanseverlik, olgu inancına dayalı olmakla birlikte milliyetçilik, ırkçılık, faşizm ve hatta şovenizme varan ayrılıkçı ve hakkaniyetsiz bir serüvenin ana teması olarak gerçeklikten bağını koparmış sahte bir ideale dönüşme riskine açıktır ve bunun tarihte örnekleri vardır. Bu sözde idealler insanlığı dehşete düşüren derin acıların müsebbibi olmuşturlar. Çok geriye gitmeye gerek yok 19. yüzyıldan bugüne yakın tarihe göz atıldığında, sözde bir ideal uğruna bizzat insan tarafından gerçekleştirilmiş olmakla beraber insanilikle karakterize edilemeyecek savaşlar, işgaller, sürgünler, katliamlar, soykırımlar, sömürgecilik ve benzer bir çok fenomen durumu çok daha net olarak ortaya koyar. Bunlar, ahlaki açıdan sorgulandığında oldukça sıkıntılı durumlar olduğu ve genel hak ve adalet kavrayışına çok uygun olmadıkları görülür. O halde vatanseverlik insani değerlerle bezendirildiğinde ahlaki bir nosyon kazanır ki bu da insani vatanseverliktir.
İnsani vatanseverlik, evrensel eşitlik, özgürlük ve adalet anlayışıyla bütün bir insanlığı kucaklamayı hedefler ancak kozmopolitizm ve enternasyonalizm gibi soyut değildir ve gerçeklikten kopuk bir şekilde barış havariliğine soyunmaz; bütünü gözetirken parçayı yok saymaz. İnsani vatanseverliğin bugünün şartlarında eyleme geçmesi her ne kadar zor gözükse de Ülken için çok da ütopik ve gerçekliğe aykırı değildir. Doğadaki bütünlük insana örnektir ve bu mümkündür; yeter ki insanın ihtirasları benliğini yüceltmeye değil, aşk ahlakına ulaşmaya yönelik olsun. “İnsaniyet vatanla başlar ve vatanların dostluğuyla kemale gelir. Hürriyet vatan üzerinde doğar ve vatanlar arasında yayılır; cüret ve ihtiras vatanda gerçekleşir ve vatanın istiklâli ile olgunluğunu bulur. İnsanlıkla ilgisi olmayıp tek bir toprağa bağlı kalan basit insandır. Fakat insaniyete iman edip hiçbir toprakla ilgisi olmayan da renksiz, şekilsiz, şahsiyetsiz ve kozmopolit insandır.” (Ülken, 1998: 86). İşte bu ikisi arasında dengeyi kurup geliştirecek, kişi değerleriyle kişi-dışı değerleri birbirlerini yok saymadan uzlaştıracak şey kişiliğin gelişimiyle varılacak nihai derece ve ahlâki bir değer olarak insani vatanseverliktir. Bu dereceye ulaşmış ve bu değere sahip bir kişiliğin ahlakı da eylemi de bütün bir insanlığa örnektir. Ülken’ e göre, örnek en büyük kişilik “sünnetleri ile, İslamın evrensel idealinde, bir halk kişiliği” veren Hz. Muhammed’dir (Korlaelçi, 2002: 16).
KAYNAKÇA
Cevizci, A. (2005). Paradigma Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Paradigma Yayınları.
Korlaelçi, M. (2002). “Hilmi Ziya Ülken’in Din Anlayışı”. Felsefe Dünyası, 2(36), 9-30.
Kuçuradi, İ. (1998). İnsan ve Değerleri. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.
Özlem, D. (2002). “Değerler Sorununda Nesnelcilik/Mutlakçılık ve Öznelcilik/
Rölativizm Tartışması Üzerine”. (Edi. Ş. Yalçın). Bilgi ve Değer (282-312) içinde. Ankara: Vadi Yayınları.
Sanay, E. (1986). Hilmi Ziya Ülken. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Takış, T. (2000). “Değerler Levhasının Tersine Çevrilişi: Hilmi Ziya Ülken”. Doğu Batı Düşünce Dergisi, (12), 87-109.
Tepe, H. (2002). “Değerler ve Değer Bilgisi”. Ş. Yalçın (Editör). Bilgi ve Değer (342-353) içinde. Ankara: Vadi Yayınları.
Toku, N. (2002). “Değerlerin Dilemması: Subjektiflik ve Objektiflik”. (Edit. Ş. Yalçın). Bilgi ve Değer (101-113) içinde. Ankara: Vadi Yayınları.
Tunç, M. B. (2009). Hilmi Ziya Ülken’de Aşk Ahlakı ve Onun Diğer Ahlak Nazariyelerine Yönelttiği Eleştiriler. (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Ülken, H. Z. (1968). Varlık ve Oluş. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.
Ülken, H. Z. (1998). İnsani Vatanseverlik. İstanbul: Ülken Yayınları.
Ülken, H. Z. (1999). Aşk Ahlakı. İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.
Ülken, H. Z. (2001a). Ahlak. İstanbul: Ülken Yayınları.
Ülken, H. Z. (2001b). Bilgi ve Değer. İstanbul: Ülken Yayınları.
Ülken, H. Z. (2008). Millet ve Tarih Şuuru. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Ülken, H. Z. (2009). Felsefeye Giriş-2. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
[1] Latince en yüksek iyi anlamına gelen ve ahlaki söyleme Aristoteles tarafından katılan bu terim, ahlak felsefesi tarihinde, haz, mutluluk, erdem, kendini gerçekleştirme, güç, ödeve itaat, iyi irade ve yetkinlik olarak, farklı filozoflarca da insan davranışının nihai ereği olan en yüksek iyi olarak tanımlanmıştır (Cevizci, 2005: 1563-1564).
[2] Ülken, 1945’te kaleme aldığı “Mefhum Buhranı” başlıklı makalesinde insaniyetçilik 2 (hümanitarizm) sözcüğünün vatancılık ve milliyetçilikle bir tezat oluşturmadığını ve de kesin bir şekilde ahlaki ve manevi değerlerin temeli olarak insanlığı aldığını belirtir. Ülken’e göre, Sokrates’ten Kant’a kadar bütün ahlak anlayışları, Hıristiyanlık ve İslam’ın bütün ahlak doktrinleri bu sözcük ile ifade edilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, insaniyetçilik kavramının, yalnızca felsefi bir tartışmanın konusu olabilmekle birlikte, “insancılık” gibi yanlış bir sözcük kullanılarak vatan ilgisizliği anlamı taşıyan kozmopolitizm gibi bir sonuca varılmamasıdır. Bu, bütün teorik ahlakçıları ve dindarları vatansız saymak demektir ve büyük bir gaflettir. Bunun bir adım ilerisi ise sözcük benzerliğinden dolayı İnsaniyetçilik (hümanitarizm) ile insancılık (hümanizm) kavramlarının birbirine karıştırılmasıdır ki bu daha büyük bir gaflettir (Ülken, 2008: 5).