Sevgi’yle aynı lisede okumuşuz. Onu tanıdığımda üniversitedeydi. İnce, alımlı bir genç kız. Sanırım yalnızca böyle nitelenecek dönem kısa sürdü. 1960’larda bunalımlar içindeydi. Tiyatroyla ilgiliydi. Konservatuvar sınavlarına girmişti. Sonuç ne oldu bilemiyorum. Sürekli arayış dönemi öykücülükte bitti. Uzun aralıklarla görüyordum. Kişisel ilişkilerinde daha bir rahatlamıştı. İlk yazdıklarını beğenmedim. Tante Rosa ilgimi çekti. 1969’da yazdığı, son kitabı Barış Adlı Çocuk‘a koyduğu “Mal Ayrılığı ve Şampanya Kovası” adlı öykü, şaşırttı beni. Önemsedim. Her yazdığını okudum sonra. Gittikçe daha çok beğendim.
Yürümek bir patlamaydı. Onun için de, 1970’ler Türkiye’si için de. Niçin patlamaydı?
Öyküden romana atlamıştı. Konusu cinsellikti. O güne dek ucundan kıyısından pek çok romanda izleri vardı cinselliğin. Bir edim ya da üstüne konuşma olarak. Türk romanında sanırım ilk kez bu denli gözüpeklikle işlendi bu konu. Gözüpeklik bilimsel bir tavırla besleniyordu. İçtenlikli ve dürüsttü yazar. Çeşitli çevrelerin, kişilerin cinsellik anlayışını, tavırlarını sergiliyordu. Her bölüm doğadan bir oluşla, görünümle ötekine bağlanıyordu.
Kurt, sabırlı ve amansız avını beklerken çiziliyordu. Ardından üniversitedeki kadın-erkek ilişkisi sergilenirken anlıyordunuz, konuya niye kurtla girdiğinizi. Porsuk yılmadan kemiriyor, yiyinti biriktiriyor, üç yavru doğuruyordu.
“Ansızın güzelleşti akbaba, patlak gözleri hain, ama çarpıcı bir tutkuyla, aşkla ölüme dikili. Yavaş yavaş süzüldü.”
Elâ neyi nasıl göstermek istemişse öyle bakıyoruz.
Kızlar var, ele geçirilmiş bir anahtarla “eve atılacak”. Kızlar var, Elâ gibi, birlikte sinemaya gidilir, oturulup Vivaldi dinlenir önce. “Eve atılacak” kızlara koşut yüzlerce taşralı oğlan. “Fırat kenarında yüzen kayıklar” ile aşk ortamına girer onlar. Bülent gibi Hegel’in tarih felsefesini ve Barok müziğini bilenler Telemann’ı kullanırlar anahtar olarak.
Elâ’nın, bu ikincisini beğendiği de söylenemez pek. Yanlış koşullanmaların, eğitimlerin, içtenliksiz, sağlıksız, inceliksiz sonuçlar getirdiğini vurgular.
Cinsel eğitimini kendi yapma zorunda bırakılmış “iyi aile kızı” Elâ, Parisli, Londralı bir burjuva çocuğu olamamanın sıkıntısıyle sonsuz bir arama içinde, bunaltılı, mutsuz, yalnız.
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Şafak, Barış Adlı Çocuk‘tan bazı öyküler, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, hızla gündeme girmiş siyasal bilinçlenmenin, toplumcu gelişim sürecinin ürünleri. Yazarın “coğrafyası içindeki” kişi, kişiler, bütün ülke ve kendisi. Karşılıklı etkilenmeler, güncel olaylar. Onların yaşanıp, gözlenip yazılması. Sonra yazılanların ortamı etkileyip yeni bir olay biçimine dönüşmesi.
Her yanıyle çarpıcı kılınmış bir yaşam ve yazarlık.
Her satırda siyasal bir ağıntı içinde olduğunuzu biliyorsunuz. Bu ağıntı güncel de. Ama yazar siyasal tavrını çok açık, çok seçik koymuş değil. O daha çok, romancılığı seçmiş. Eylemci değil. Kuramcı da değil. Gözlemci.
İyi gözlemiş, iyi çizmiş, usta, işlek bir kalem.
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, bun bir dönemi adlı adınca belgeleyen anılar. O dönemi yazanlar, güncelerde anlatanlar, gülmeyi güldürmeyi düşünemeyecek durumdaydılar. Ağır, acılı bir yaklaşımları vardı. Sevgi’nin gülerek güldürerek bu döneme yaklaşması olağanüstü dayanıklı bir insan yapısının sonucu muydu? Bilmiyorum. Öyle diyorlar.
Ama kendisi dürüstlükle söylüyor: Hiç bir olayın içine girmemiş, bazı yan nedenlerle alıp götürülmüş. O yüzden ikinci sınıf suçlu işlemi görmüş. Genellikle rahat ve şen. Gözlemiş. Kişilerin gündelik yaşamları içinde, daha insancıl, daha sıcak yanlarını gösteriyor bize. Biraz küçümsemeye, biraz alaya bulaştırmış kalemini. Türkiye siyasasını kırk yıl etkilemiş bir kişiliği, dizinin altında lastikli çorabıyle, terliğiyle, elinde şişleriyle sunuyor bize. 12 Mart’ın gözüpek, dirençli çocuklarını günlük mapusane yaşamları içinde tanıyoruz. Hiç suç (!) işlememişler mi? Eylemleri? İşkenceden geçmiş olanları var. Neden?
Politika konusunda pek geriye dönüş yapmıyor Sevgi Soysal. “Meşgul Melâhat”ı, Menekşe’yi epey gerilerden alıyor da. Onun amacı neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildirmek değil, olanları gözlemek, kendi “coğrafyası içinde” yazmaktır.
Objektifi daha çok, dönemin zalımlarına çevriktir. Onları haksızlıkları, gülünçlükleri içinde başarıyla sergiledi. Özünü bir yandan yüceltirken öte yandan eleştirdi. Kendi dayanıklılığını bildirirken, işkenceden geçmiş dal gibi çocukların yanında, sudan nedenlerle tutulmanın sıkıntısını satır arasında bize aktardı.
Ne yazdıysa bilinçte, akılla yazdı. “Kendi coğrafyası içinde.” Yaptığını, yazdığım kendine yakıştırdı. Kanseri ve ölümü bile. Bizse ona dirimi yakıştırmıştık son gününe dek.
* Bu yazı Türk Dili dergisinin Ocak 1977 tarihli 304. sayısından alınmıştır.