ÖZET
Bu bildiri, köylülerin ve onun isyanlarının Osmanlı İmparatorluğu’nun kökenlerine dair tarihyazımında nasıl ele alınmış olduğunu inceliyor. Tabii ki bu konuya dahil olan, 1416 yılında İzmir etrafında yer alan isyana odaklanıyor.
Nâzım Hikmet’in yazdığı Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’ndan alınmış olan “… on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa’nın…” dizesi, Yannis Ritsos tarafından Yunancaya çevirilmiş, 1975 yılında meşhur besteci Thanos Mikroutsikos tarafından, şarkıcı Maria Dimitriadi’nin sesiyle askeri cunta döneminden hemen sonra, 1975 yılında, solcular arasında epey bilinen bir şarkı olmuştur.
Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Köylüler, İsyan, Tarihyazımı, Börklüce Mustafa.
Köylüleri Osmanlı Tarihyazımına Yeniden Sokmak
Osmanlı tarım toplumunu inceleyen klasik Osmanlı tarihyazımı, köylülerin değil, Osmanlı
Devleti’nin merkez rolünü vurgulamıştır. Editörlüğünü yaptığım yeni yayımlanmış şu kitabın hedefi, köylüleri Osmanlı tarihyazımına yeniden sokmaktır: Ottoman Rural Societies and Economies.[1] Bu kitapta yeni yaklaşımımız, köylülerin faaliyetlerinin toplumsal ve ekonomik ehemmiyetini vurgulamaktır. Ve aslında köylüler Osmanlı tarihine, bu konferansın konusu olan Börklüce Mustafa’nın hareketiyle beraber girmişlerdir.
Osmanlı tarihçilerinin kutbu olarak tanımlanan Halil İnalcık’ın, Osmanlı köylüleri hakkında yazdıkları şunlar: “Her sancağın kanûnnâmesi, köylünün vermesi gereken vergi ve hizmetleri tek tek saymıştır. Sipahi bunlara yenilerini ekleyemezdi. Devlet buna o kadar önem verirdi ki, gerçekte kanûnnâmelerin başlıca maddeleri, sipahiyle reâyâ arasındaki ilişkileri düzenleyen maddelerden oluşmuştur. Kurallara aykırı hareket eden sipahi, tımarını yitirebilirdi. Bu bakımdan reâyâ, hiç kuşkusuz, Orta Çağ Avrupası’nın serflerinden daha şanslı bir durumdaydı. Aradaki başlıca fark, Osmanlı köylüsünün merkezî bir devletin ve merkezî bir hukuk sisteminin koruması altında yaşamasındaydı. Gene de, XV. yüzyıl gibi erken bir dönemde reâyânın durumuyla ilgili sultan fermanları, sipahilerle beylerin ayrıcalıklarını kötüye kullandıklarını gösterir. Kanûnsuzlukların temel nedenlerinden biri, sipahilerin eski feodal gelenekleri sürdürme çabalarıydı.”[2]
Şimdi bu yaklaşıma dair birkaç soru sormak istiyorum; Osmanlı’da, reaya’nın daha şanslı olduğunu kuşku duymaksızın nasıl söyleyebiliriz? Merkezi devletin ve hukuk sisteminin koruması köylülerin yararına mıdır, değil midir? Köylülerinin sesini herhangi bir yerde duyabilir miyiz?
Osmanlı Kroniklerinde Köylüler: Bir Sessizlik Hikayesi
Osmanlı kaynaklarına baktığımız zaman, ilk Osmanlı tarihçileri, yazdıkları Al-i Osman tarihlerinde, köylülerinden hiç bahsetmiyor. İlk Osmanlı tarihçileri, savaş kahramanlarının tarihini ve hisarların fetihlerini anlatıyor. Bu tür tarihyazımında, köylülere yer yok gibi…
Osmanlı kroniklerine göre, fethedilen köylü zeminleri timar erlerine dağıtılıyor. Köylüler sanki yokmuş gibi… Oysa köylüler, Al-i Osman fetihlerinde tabii ki varlar, nasıl olmazlar? Köylüler, kuşatılan hisarlara gereken gıdaları temin ediyorlardı. Bu mümkün olmasaydı, hisarları direnmeden hemen teslim etmek zorunda kalırlardı. Yani, Osmanlı köylülerini ehemmiyeti bir argumentum ex silentio ile, yani bir sessizlik argümanının vasıtasıyla anlayabiliriz.
Mesela, Osmanlı kroniklerine göre, Bizans askeri liderlerinden Saroz, Bursa’yı Orhan Bey’e neden teslim etmek zorunda kaldığını şöyle ifade etmiş: “Baban zamanında üzerimize havale yaptı gitti anun devleti köylerimizi zabt etti muti oldular ve bize hiç eğmezler dahi bildik kim anlar rahat oldular anuncun bizi eğmezler dedik biz dahi ol rahatlığa heves etti bizi dahi bu kim tekvurumuz mal yağdı faide vermedi anuncun kim mali vermeğe nesne bulmadı vaktiyle alacak nesne almadı ihtiyaçımız olduğu vaktini satacak bulunmadı dedi hisar bize hapis oldu…”[3]
Benzer şekilde, çok az bulunan eski Osmanlı belgelerinde genel olarak köylerin ve tarımsal alanların, sanki köylüler yokmuş gibi, mülk, vakıf veya timar olarak dağıtıldığı görülmektedir.[4]
Son olarak, Osmanlı tahrir defterleri köy ve köylüleri, onlar hakkında başka hiçbir şey anlatmadan sadece isim veya rakam olarak kaydetmektedir. Kısaca köylüler sadece mahsul rakamları olarak görünmektedir.[5]
Börklüce Mustafa Köylüleri Osmanlı Tarihine Sokuyor
Oysa köylüler, Börklüce Mustafa’nın İzmir bölgesinde hareketiyle tarihyazımına giriyor.
Bizanslı aristokrat yazar Dukas’a göre,[6] Εν δε ταις ημέραις εκείναις ηγέρθη τις των Τούρκων ιδιώτης και άγροικος εν τοις μέρεσι του όρους του κειμένου εν τη εμβολή του κόλπου της Ιωνίας…
O günlerde, İonia Körfezi’ne girerken o tarafta bulunan dağlık bölgede, cahil ve hoyrat bir Türk ayaklanmış…
Και εδίδαξε τοις Τούρκοις ακτημοσύνην και πλην των γυναικών τα λοιπά πάντα κοινά εδογμάτισεν· και τροφάς και ενδύματα και αρούρας… Πλανήσας δε τους πάντας αγροίκους εν αυτώ τω δόγματι, υπούλως επραγματεύετο και την των χριστιανών φιλίαν.
[Börklüce Mustafa] Türklere mülkiyetsizlik vaaz edip: kadınlar hariç, yemekler, elbiseler, tarlalar her şeyin ortak olduğunu ilan etmiş… Bu imana tüm hoyratları kandırmış; üstelik
Hıristyanlarla arkadaşlık için de çaba sarf ediyormuş.
Sempozyumun merkez sorusu şudur: Börklüce Mustafa’yı nasıl anlayabiliriz? Dukas’ın nefret ettiği Börklüce Mustafa’nın bu ‘proto-komünizmi’ni Orta Çağ Anadolu tarihi çerçevesinde nasıl anlayabiliriz? Bu sorunun, bin türlü cevabı var. Ahmet Yaşar Ocak’ın anlattığı gibi, “bir cevap için öncelikle ihtilalcı dervişlerin ideolojisine bakmak gerekir.”[7]
Ben şu anda sadece size, Geyikli Baba’nın hikayesini hatırlatmak istiyorum. Al-i Osman kroniklerine göre Orhan Bey, Geyikli Baba diye bir dervişi ziyaret etmiş, ona İnegöl ve civarını bir senetle vermek istemiş. Geyikli Baba, ona şöyle bir cevab vermiş: “Mülk-i mal Hakkındır ehline verdi. Biz anın ehli değiliz… Hakk Taalâ dünya mülkini sizin gibi Hanlara ısmarladı malını dahi muamele ehline ısmarladı kim kulları birbiriyle maslahını görsünler… Bizlere gün yeni nasıp olan rızk dahi yeni…”[8]
Geyikli Baba, iktidara karşı pasifist bir cevap vermiş; tabii ki Börklüce Mustafa’nın cevabı tamamen farklıydı. Acaba, bu devrimci cevabın esasını, köylü sınıfında arayabilir miyiz?
Kaynak eksikliğinden dolayı, bunu galiba hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Öbür taraftan, şunu da eklemeliyim. Bu belirsizlik tarihçiler için çok zengin ve fırsat verici bir durumdur. Bir tarihi problem, Börklüce Mustafa ve Şeyh Bedreddin gibi, tarihçiler için bir metodolojik araştırma fırsatı sunuyor. Bu tarihi problem aklımızda olsun, yine köylülere dönelim.
Yukarıda bahsettiğimiz Bizanslı aristokrat yazar Dukas, işte Karaburun bölgesinde köylü ayaklanmasını nefretle anlatıyor: Οι δε Στυλιάριοι πάλιν φυλάξαντες τας εμβολάς των στενόδων και, το πλείστον των υπεναντίων εισελθόν, πάντας οι αγροίκοι εφόνευσαν…
Styliarionlular [yani Karaburunlular], derbentleri muhafaza ederken, askerler girdiği zaman onları katl etmişler…
Τότε ο Μαχουμέτ μαθών το δράμα πέμπει τον υιόν αυτού Μουράτ, παιδίον όντα δωδεκαετές, και συν αυτώ τον Παγιαζήτ μεσάζοντα συν τω Θρακικώ στρατώ. Και Βιθυνούς και Φρύγας και Λυδούς και Ίωνας πάντας αθροίσας είσεισιν εν τοις δυσβάτοις εκείνοις τόποις συν δυνάμει πολλή και απαντώντας πάντας αφειδώς εξεθέριζεν, γέροντας ομού και νήπια, άνδρας τε και γυναίκας…
Sultan Mehmed katliamı öğrenince, on iki yaşındaki oğlu Murad’ı, veziri Beyazid Trakya, Bithynia, Frygia, Lydia ve İonia askerleriyle gönderdi. O dağlık bölgeye büyük bir orduyla girdiler; erkekler ve kadınlar, yaşlılar ve bebekler dahil karşılarına çıkan herkesi katl ettiler…
İşte, Osmanlı döneminde ilk köylü ayaklanması bu tür bir vahşi katliamla son bulmuş.
Sonuç Yerine: Börklüce Mustafa’nın Yunanistan Soluna Mirası…
Sonuç yerine, Yunanistan solunun Börklüce Mustafa mirasını size anlatmak istiyorum.
Nazım Hikmet’in meşhur Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Yunan solcu şair Yannis Ritsos tarafından 1953 yılında Yunancaya çevir[il]di [büyük ihtimalle Fransızcadan, Yunancaya çevirisi yapıldı]. Bu sözler, meşhur besteci Thanos Mikroutsikos tarafından, şarkıcı
Maria Dimitriadi’nin sesiyle askeri cunta döneminden hemen sonra, 1975 yılında, solcular arasında epey bilinen bir şarkı oldu. LP’nin adı Politika Tragoudia, yani, ‘siyasal şarkılar’.
Έκανε ζέστη
Αυτός ασάλευτος πάνου στα βράχια κοίταζε
Τα μάτια του σάμπως δυο αετοί
Χιμούσανε κατά τον κάμπο
Αυτός απάνω από τα όρη του Καράμπουρουν
Κοίταζε τον ορίζοντα
Εκεί που τούτη η γης ετέλειωνε
Και σούφρωσε τα φρύδια του
Έκανε ζέστη
Ο Μουσταφά ο Λοχαγός του Μπεντρεντίν κοίταζε
Κοίταζε δίχως φόβο
Ο χωρικός ο Μουσταφά
Δίχως οργή
Κοίταζε ολόισια μπροστά του
Κι από ψηλά από τα βράχια
Κοίταζαν του Μπεντρεντίν τα παλληκάρια
Του Μπεντρεντίν τα παλληκάρια
Πέρα απ’ τον ορίζοντα κοιτάζανε
Μ’άσπρα πουκάμισα δίχως ραφές
Με ξέσκεπα κεφάλια
Μ’όλόγυμνα σπαθιά και πόδια
Του Μπεντρεντίν τα παλληκάρια
Στον εχθρό ριχτήκανε
Τούρκοι χωριάτες του Αιδινιού
Ρωμιοί ψαράδες απ’ τη Σάμο
Να οι δέκα χιλιάδες σύντροφοι του Μουσταφά
Sıcaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi
indi ovaya…
Baktı Karaburun dağlarından
O baktı bu toprağın sonundaki
ufka çatarak kaşlarını…
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru… Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar…
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
Baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,[9]
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta
[*] Girit Üniversitesi/Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü Araştırma ve Teknoloji Vakfı/ FORTH
[**] Bu yazı Elias Kolovos’un 02-05 Haziran 2016 tarihinde Uluslararası Börklüce Mustafa Sempozyumu’nda yaptığı bildiridir. Sf. 208.
[1] Elias Kolovos [ed.], Ottoman Rural Societies and Economies, Halcyon Days in Crete VIII, A Symposium Held in Rethymno, 13-15 January 2012, Foundation for Research&Technology-Hellas, Institute for Mediterranean Studies, Crete University Press, Rethymno, 484 s., 2015.
[2] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çâğ, 1300-1600, çev. Ruşen Sezer, Yapi Kredi Yay., İstanbul 2003, s. 116.
[3] Âşıkpaşazade Tarihi, nşr. Giese, Leipzig 1929.
[4] Bkz., Paul Wittek, “Zu einigen fruhosmanischen Urkunden I-VII”, Wiener Zeitschrift fur die Kunde des Morgenlandes, s. 53-59, 1956-1962.
[5] Tarım ve köylü hayatını tanımak için hiç ilerleme kaydedilmeyen Osmanlı arkeolojisinin ehemmiyeti büyüktür. bkz. Bernard Geyer-Jacques Lefort [ed.], La Bithynie au Moyen, Paris 2003.
[6] Ducas, Istoria turco-bizantina 1341-1462, ed. Vasile Grecu, Bukreş, 1958.
[7] Genel olarak bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler [15.-17. Yüzyıllar], Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1998. Ayrıca; Michel Balivet, Islam mystique et revolution armee dans le Balkans ottomans: Vie du Cheikh Bedreddîn le ≪Hallâj des Turcs≫ [1358/59-1416], İstanbul, 1995. Bu makale de, çok faydalı bir yaklaşım geliştiriyor: Tayfun Atay, “Çözümlenememiş Bir Tarih Sorunu: Şeyh Bedreddin”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek Sempozyum Bildirileri, İstanbul 1998, s. 163.
[8] Âşıkpaşazade Tarihi, nşr. G. Giese, Leipzig, 1929.
[9] Yannis Ritsos çevirisinde, Nâzım Hikmet’in dizesi “Yahudi esnafları” yok olmuştur.