Sermayenin Ortadoğusu’nda Çözüm Yoktur! – Turabi Yerli

Bu nedenle “ya sosyalizm ya barbarlık!”*

Dünya, 7 Ekim sabahından itibaren giderek keskinleşen bir siyasi taraflaşma yaşıyor. Böylesi dönemlerde olup bitene sağduyu ile yaklaşmak hemen hemen imkânsızlaşır. Söylenen her söz bağlamından ve anlamından koparak en temel kodlama düzeyinde dost/düşman kategorisinde bir yer bulur kendine ve üstelik  bu yer dost olarak kodlanan parola kullanılmamışsa otomatik düşman kategorisidir. Bu nedenle aslında son derece tehlikelidir böylesi zamanlar bir şeyler konuşmak için. Savaşın ortasında dost parolayı bilmeden askeri alanlarda dolaşmaya çalışmak gibidir. Tarihte sadece doğru parolayı söyleyemediği için dost ateşi ile vurulanlar vakidir. Tıpkı Kocatepe gemisi gibi.

Herkes, bir diğerini parolayı söylemeye davet ediyor. Tıpkı savaşlarda cephedeki gibi. BBC’de davetli Filistin temsilcisine hemen parola soruluyor: “Hamas’ın yaptıklarını kınayacak mısınız?” Ya da X’te soruyor bir diğeri göstererek ölen Filistinli bebekleri “bunlar sivil değil miydi ki İsrail’i kınamadınız?”

Daha önce bir başka vesile ile yazıldı bu satırların yazarı tarafından. Ölüler üzerinden siyaset yapan herkes bir çeşit ölüseviciye dönüşür ve memnun olur kendi ölülerin olmasından. Çünkü ölümden beslenir ve karşı tarafın öldürdüğü her “masum” onu meşrulaştırdığı düşüncesiyle sevinir. 

İsrail’deki festivalde 260 sivilin öldürülmesi sizce en çok kimi mutlu etmiştir?  Tersten düşünürsek daha kolay buluruz cevabı. Düşünsenize, İsrail sınırlarından içeriye giriş sırasında hiç bir sivil zarar görmeden, sadece askerler esir alınmış olsaydı en çok kimler üzülecekti?

Ya da, İsrail, Gazze’ye saldırırken sadece Hamas komuta merkezi, savaş araçları, füze depolarını ve Hamas militanlarını vursaydı, tek bir sivilin bile burnu kanamasaydı en çok kimler üzülürdü?

Savaşın iki oyuncusu da karşı tarafı suçlamak ve meşruiyet elde etmek için kendi taraflarındaki bu ölümlerden aslında memnunlar. 

“Aslında” diyorum, çünkü elbette ki bir yandan üzülüyorlar kendi ölümlerine ama öbür yanı asıl önemli olan. Tam da varoluşlarını kurdukları, kendilerini anlamlandırdıkları tarafgirlikleri için kendi taraflarındaki “masumların” ölümlerine şiddetle ihtiyaç duyuyorlar. Bu nedenle Hamas, canlı kalkan olarak kullanıyor sivilleri ve İsrail’in bombalayacağı alanı terk etmelerine izin vermiyor, katledileceklerini bile bile. Belki de bu nedenle İsrail daha önceleri Hamas’ın büyümesinde ve son olarak da sınırdan girmelerinde göz yumarak da olsa bir rol oynadı, tıpkı ABD’nin Taliban ve IŞID’ın kurulması ya da büyümesindeki rolü gibi.

Oysa, tüm bu tarafları yaratan, bu tarafların temsil ettiklerini iddia ettikleri toplumsal küme değil sistemdir. Sistemin, siyaseti ve siyasi kamplaşmayı sistemi yıkacak bir ikilem üzerinden değil, sonuç her ne olursa olsun sistemin işleyişine yarayacak başka ikilemler üzerinden kurması, bir zorunluluktur. Bu burjuva düzeni, sadece paranın ve kârın artırılmasına odaklı sermaye sistemi, sınıf kimliği dışında herhangi bir kimliğin başat hale gelmesi için ölümüne çaba gösterir. Sınıf yerine etnik ya da dinsel kimlikler üzerinden ayrışma, ne kadar kan dökülürse o kadar kalıcı hale gelir. Karşı taraf olarak görülenlerin her eylemi, diğer tarafa ilgili kimliği daha keskin bir biçimde sahiplenmeye yöneltir. Daha önce belki de hiç umarsamadığı bir etiket bir anda hayatının en önemli parçası ve hatta anlamı haline gelir. Sistem böylelikle hiç zarar görmeden tıkır tıkır ve güvenle işler. Sistemin yarattığı savaş aparatları aslında bir çeşit zombiye dönüşmüş savaş aygıtları, kendi ölülerinden beslenerek güçlendikleri için daha fazla kişiyi ölüme yollarlar.

Saldırıyı başlatan Hamas liderleri, İsrail’in teslim olacağını ya da bombardımana kalkışmadan müzakere yoluna başvuracağını mı düşünüyorlardı? Ya da  İsrail hükümeti/hükümetleri uygulanan politikaların sükunet içinde Filistinlilerce benimseneceğini mi düşünüyorlardı. Tabii ki hayır. Yine de öyle davranmaktan geri duramıyorlar ve hatta duramazlar, çünkü ölülerden ve özellikle kendi taraflarındaki masum ölülerden besleniyorlar ve bu sistem onları zombiye dönüştürmüştür. 

ABD’nin Irak işgali sırasında Ebu Greyb Hapishanesinde yaşananlar üzerine yapılan sosyal psikolojik bir inceleme, Irak esirlerine işkence uygulayan askerlerin fıçıdaki bir kaç çürük unsur olmadığını, aslında fıçının bozuk olduğunu yani sistemin onların bu davranışları sergilemelerinin önünü açtığını göstermişti. Bu sermaye sistemi sınıf kimliği dışındaki her tür kimlik üzerinden karşıtlıklar yaratıyor, insanları bu kimlikler üzerinden taraflaştırıyor, bu kimliklerin daha fazla benimsenmesi için daha fazla kan dökülmesinin koşullarını yaratıyor, yarattığı her iki taraftan zombilerle ölümle beslenilmesini yaygınlaştırarak doğallaştırıyor. 

En başa dönelim. Bu sistem içerisinde sistemin dağıttığı herhangi bir kimlik üzerinden saflaşmak, diğer tüm sorunları çözemediği gibi İsrail-Filistin meselesini de çözemeyecektir. Ne Yahudiler- Müslümanlar, ne İsrailliler-Filistinliler, ne demokrasi isteyenler-diktatörler, ne barışçılar-teröristler üzerinden yapılan tanımlamalar hiç biri sorunu çözmeye uygun değildir. Sorunu doğuran insan türünün kendine yabancılaşmasını sürekli yeniden üreten, insan -ki insan emek sayesinde insan oldu- yerine kârı/parayı -ki ancak insanın en önemli yanı, kendini ve değeri oluşturan emeği gasp ederek büyüyebilir- büyütmeyi hedef edinmiş kapitalizm ve onun dünya sistemi olma durumunu sağlayan emperyalizm ortadan kalkmadan, bu meseleler çözülemeyecektir. Tarafları ve giderek herkesi zombileştiren bu sistemin dayattığı taraflaşma üzerinden değil sistemin ürettiği ve gerçekte anlamlı olan tek taraflaşma olan sınıf üzerinden saflaşmak, yani işçi sınıfının siyasetini üretmek, işçi kimliğini başat kimlik olarak almak, Filistinli ya da İsrailli, Müslüman, Hristiyan ya da Yahudi, kadın ya da erkek, tüm işçileri, emekçileri ve emekten yana olanları kendinden görmek, herhangi birine baktığında emekveren ya da emekezen ikiliği üzerinden kodlayan bir bakışa sahip olarak siyaset yapmak tüm sorunların olduğu kadar bu sorunun da çözümünün tek anahtarıdır. 

Sermaye sisteminin Ortadoğusunda hiç bir biçimde bir çözüm olanağı yoktur. Bunun için tüm işçilerin, emekçilerin ve emeğin yanında olan herkesin bu kimlik üzerinden siyaset yapmaları ve “Emeğin Ortadoğu’su”nu inşa etmeleri insanlığın geleceği için de bir zorunluluktur. Aksi durumda yeniden üreyecek tek şey barbarlıktır ve bu da insanlığın sonunu getirecektir. Henüz her şey yanıp kül olmadan her taraftaki insanların kendilerine yapıştırılan bu etiketler üzerinden saflaşmak yerine, bu etiketleri bir tarafa bırakıp sınıf kimliğini kuşanarak yeniden saflaşmaları zorunluluktur. Henüz herkes zombileşmeden!

Son söz olarak, daha önce de yazıldığı gibi geride kalanlar sadece “kendi ölüleri”ne ağıt yakıyorsa sistem çoktan başarılı olmuş ve içimizdeki insanlığı da öldürmüş demektir. Bu nedenle Requiem’i herkes için dinleyelim. 

Kaynak: https://turabiyerli.blogspot.com/2023/10/sermayenin-ortadogusunda-cozum-yoktur.html

Yorum bırakın