Bizler geçmişin sonlandığını ve şimdinin açık uçlu olduğunu düşünürüz. Walter Benjamin’e göre, geçmiş tamamlanmamıştır, onu tamamlayabilme şansına nail olan ise şimdidir. Aynı zamanda geçmişte adalet ve dostluk için savaşanların yenilgisi beyhude değildir. Mücadele eden isimsizler yargı günü geldiğinde bir bir anılacaktır. Aslında ölülerin çektikleri acıların telafisi yoktur ama şimdide eylemlerimiz sayesinde yeni anlamlar kazanabilirler. Öyleyse geçmişin anlamı şimdilik akışkan haldedir ve geçmişe ilişkin yargımız askıda kalmak zorundadır. Şimdi, geçmişi unutulmaktan kurtarabilir, ölüler yaşayanlara çare olmak için çağrılabilir.
Benjamin’in bu tespitleri ışığında Yunus Emre’yi değerlendirdiğimizde, Yunus’un hep şimdide yaşayan bir geçmişi, tamamlanmamış bir geçmişi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Özellikle yaşayanlara çare olabilmesi için çağırmalıyız Yunus’u. O halde Yunus Emre’yi kendi tarihselliği içine yerleştirmek ve onun sözünü/düşüncesini geçmiş, şimdi ve geleceğin birbirini etkilediği bir tarihsel anlayışla değerlendirmek gerekiyor.
Yunus Emre, 1240-1320 tarihleri arasında yaşamıştır. 13. yüzyılın son yarısını ve 14. yüzyılın başlarını gösteren bu tarihsel dönem, yıkılış ve kuruluşun birlikte yaşandığı bir dönemdir. 1240 yılı Türkmenler açısından yeni karşılaşmaların, kuruluşların başlangıcıdır. Babai İsyanı bu tarihtedir. Muhyiddin İbni Arabi’nin vefatı da aynı tarihtedir. Hatta İbni Arabi Kasım başlarında, Malya Ovası’nda bir Türkmen katliamıyla biten Babai Hareketi döneminde vefat etmiştir. Ölüm tarihi 8 Kasım 1240. İbni Arabi ölüyor Yunus Emre doğuyor; bu durum yıkılış ve kuruluşun iç içe geçtiği bir kadersel çizgidir adeta.

Yunus Emre’yi hazırlayıp besleyen şeyler içinde İbni Arabi’nin yeri mühimdir. Horasan-Türkistan hattından tevarüs edilen birikim de Yunus Emre’nin temel kaynakları arasındadır. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş, Hallac, Attar ve niceleri. Tasavvufi çizginin rengarenk zümreleri içinde Yunus Emre, bütün bunları şahsında toplayan ve bu büyük birikimi en duru şekilde ifade eden kişidir. Arabi’nin Anadolu ve Osmanlı devrindeki etkisinin daha halka yakın, bir boyutunu incelmiş, sadeleşmiş halini buluruz Yunus’ta.
Babayı İsyanı’nın yıkıntıları üzerine gelen Moğol İstilası Anadolu’da tam anlamıyla bir kargaşa ve dehşete sebep oldu. Türkmenler Batı Anadolu’ya, ucat dediğimiz bölgelere göç ettiler. Yunus bu kargaşa döneminde, çetin yılların içinden başka bir gözle ve dikkatle bakar. Anadolu’yu ve halkı kara bir bulut gibi saran şiddetin ve ümitsizliğin çaresi Yunus’un sözünde yaşam bulur. “Moğol istilasının kan ve ateş çağında, o bitmez tükenmez ızdırap ölüm, hastalık, açlık ve ümitsizlik cehenneminde yaşayan insanlar bu sevgiye, tahammülü imkânsız realitenin ötesinde açılan bu geniş ve rahmanî ümit kapısına ekmek ve su kadar, rahat yastık ve uyku kadar muhtaçtılar”. (Tanpınar, sf.137)
Bir yandan çözülüş varken öte yandan Gazi beylikler dünyasında yeni bir yaşam kurulmaktadır. Şeyhlerin, dervişlerin, babaların, sufilerin bu süreçte oynadığı rol çok mühimdir. Halkın yönünü tayin eden onlardır. Anadolu’nun yurt kılınması, Türkleşmesi ve İslamlaşması onların eseridir. Toprağı şenlendiren, gönüllere seslenen, çıkışsızlıkta yeni kuruluşlara bir ümit kapısı açan bu büyük şahsiyetler, 13. yüzyılda adeta bir şampiyonlar ligi gibiydiler. Güçlük yılları ve şartları özel insanlara özel sorular sordurur, özel imkânlar yaratır. Derviş, baba ve şeyhler hem Moğol istilasına kadar olan tarihsel süreçte halkın yerleşmesi, toprağın şenlenmesi, usullerin belirlenmesi anlamında etkili oldular; hem de çözülüş dönemlerinde çıkışsızlıkta yeni imkânları yarattılar. Moğol İstilası, Türk etnosun yıkılması şöyle dursun adeta yeniden dirilişine neden oldu. Batıya göç Türkçe’nin daha geniş bir alanda ve etkin kullanılması sonucunu doğurdu. Yunus Emre’nin Türkçeyi öne çıkarması, sözünü/düşüncesini Türkçe söylemesi bu tarihsel manzara da anlam kazanıyor. 13. yüzyılın siyasi hikâyesiyle dervişlerin ortaya koydukları usuller, ritüeller, yeni anlama biçimleri birleşmiş idea/düşünce halk kitlelerini yönlendiren, yeni kuruluşları sağlayan bir güce erişmiştir.
İbni Battuta’nın seyahatnamesinin Anadolu kısmında dönemin manzarasına dair müthiş bilgiler vardır. Çizdiği tablo adeta Yunus’un söz ile hazırladığı, inşa ettiği anlayışın yaşam bulmasıdır. İbni Battuta’nın genel değerlendirmesi şöyledir:
“Bilad-i Rum denilen bu ülke dünyanın en güzel memleketidir. Allah güzelliklerini diğer topraklara ayrı ayrı dağıtırken, burada hepsini bir araya getirmiştir. Burada yaşayanlar, dünyanın en güzel, en temiz giyimli, en lezzetli yemeklerini pişiren ve Allah’ın yaratıkları içerisinde en kibar insanlardır.” (Dunn, sf.151)
14. yüzyılın başlarında İbni Battuta’nın çizdiği bu tablo Gazi beylikler dünyası ve Osmanlı’nın kuruluş süreci açısından bir fikir verir. Battuta’nın çizdiği tabloyu yaratan kuşkusuz şeyh, derviş ve babalardı. Yunus’un sözü/şiiri bu tablonun en önemli rengidir. Bu, aynı zamanda idea‘nın yaşam bulmasıdır.
Alain Badiou’ya göre idea, bireyin özne oluşunu teşkil eden şeydir ve aynı zamanda bu özne oluşunun tarihe yansıtılmasıdır. Birey özne olarak devamlılığının kaynağını bir ideanın işleyişinde bulur. İdea hakikati kurmaca bir yapı içerisinde sergiler. Söz konusu hakikat bir siyasal özgürleşme sekansı olduğu zaman işler halde olan ideadır. İdea, üç temel bileşenin (hakikat prosedürü, tarihsel aidiyet, bireysel özneleşme) soyut bütünlüğüdür. İdeanın biçimsel tanımı bir hakikat prosedürünün tekilliği ile bir tarih tasavvuru arasındaki ilişkinin özneleşmesidir. Bizi ilgilendiren durumda ise, bir idea bir birey için kendisinin tekil bir siyasal sürece katılımının, hakikat bünyesine dahil oluşunun aynı zamanda bir yanıyla tarihsel bir karar olduğunu anlama olanağıdır. Birey idea ile yeni bir öznenin bileşeni olarak tarihin hareketine katılır. (Badiou, sf.186-188) Badiou’nun tarif ettiği bu idea biçimi Osmanlı’nın kuruluşuna giden yolda etkili oldu. Yeni bir kuruluş, bir yanıyla temelde anonim kitlelerin adı sanı bilinmeyenlerin zaferidir aynı zamanda. Fakat diğer yandan ise baştan sona özel isimlerle doludur, o isimlerle anılır, temsil edilir, tarihsel olarak özdeşleşir. Bu bakımdan 13. yüzyıl ve 14. yüzyılın başları, yani Yunus Emre’nin yaşadığı dönem bir yıldızlar geçididir. Öncesinde ve sonrasında Hacı Bektaş, Ahi Evren, Mevlâna, Baba İlyas, Şeyh Edebali, Hacı Bayram Veli ve diğerleri tüm bu isimler, tarihsel olarak Badiou’nun ifadesiyle “bireylerde bedenin ve düşüncenin saf tekilliğinde bir hakikat olarak siyasetin kaçış noktalarını teşkil eden sekansların son derece nadir ve kıymetli ilişkiler ağını simgeler. Hakikat bedeninin ele avuca gelmez biçimselliği burada ampirik bir varoluşta somutlaşır. Sıradan insanlar bu tipik muzaffer kahramanların kişiliğinde onlar aracılığıyla kendi sınırlarını zorlayabileceklerini keşfederler.” Milyonlarca adsız köylünün, gezginin, savaşçının eylemleri kendi başına temsil edilemez niteliktedir (Alpler, gaziler, abdallar, dervişler, köylüler, gezginler ve nicelerini düşünelim). İşte tek bir isimde toplanan simgelenen budur. Böylece özel isimler ideanın işleyişine katılırlar.
Yunus Emre bu özel isimlerin başında geliyor. İdea Yunus’ta şiirdir, en çetrefil metafizik meseleleri sadeleştirir, gündelik yaşamın içine sokar. Sezai Karakoç’un belirtiği gibi, “Yunus, şiirin “idea”sını yakaladığı için, varlık planı, kuşlar, kurtlar ve balıklarıyla tüm dünya, Yunus kesiyor. Kâinat, baştan başa Yunus kesiyor.” (Karakoç, sf.31) Bu, onun şiirinin gücü ve Türkçenin müthiş güzelliğidir aynı zamanda.
Zor zamanların büyük şahsiyetleri yaratmasını anlamak tarihsel manzarayı betimlemekle mümkün. İdea ve tarihin beraber var olduğu bir manzaradır bu. Sınırları belirsizdir, kalıpları aşar, ütopyacıl sentezlere gebedir, umut ilkesi geçerlidir, sonsuz bir düşüncedir.
Tarihsel manzara öncesi ve sonrasıyla Cemal Kafadar’ın deyişiyle karmakarışıktır. Dönemi tarif etmek için bir örnekten yola çıkıyor Kafadar. Özetle şöyle: “Afyon civarında bir köy alın, bu köyde doğmuş birisi 13. yüzyılın başında Bizans tebaasından bir Rum köylüsü olsun. Kısa bir süre sonra Bizans diyebildiği yerin haçlılar tarafından işgal edildiğini bilecek, daha yakın bir Bizans gelecek; İznik’e. Bu arada Selçuklularla yapılan anlaşmalarla oralara Türkmen göçü başlamış olacak. Yeni diller, yeni dinler, yeni hayvancılık yöntemleri ile tanışıyor. Belki birkaç Türkmen aile yerleşecek, tarım yapmaya başlayacak, birbirlerinden bir şeyler öğrenecekler. Türkmenlerin bazıları akın düzenleyecek, Bizanslılar karşı bir şey yapacak. Birdenbire bir de Moğol çıkacak, sonra bir Gazi beylik. Siz hayatınızda kaç değişik vergi memuruyla, kaç değişik dille karşılaşıyorsunuz. Bir küçük köyden bahsediyoruz. Birçok köyde böyle. Dolayısıyla halkların birbiriyle karşılaşması, yeni usullerin, adetlerin kaynaşması köylere kadar inmiş durumda. Doğuya gittikçe iş başka türlü oluyor, diğer halklar var, daha altta katman katman değişik Doğu Hristiyanlıkları var, değişik tarikatlar var. Moğolların gelmesi ile baskı ve zulüm başlıyor. Buna da maruz kalıyorlar. Nasıl bir anlama problemi yarattığını düşünebiliyor musunuz?” İşte dervişler, sufiler, şeyhler, babalar ve elbette Yunus Emre bu çerçevede dünyayı anlamak, başkalarına aktarmak, yaşanılır bir hayat kurmak, o yaşanılır hayatı mümkün olduğu kadar kurumlaşarak devamlılığını sağlamakla uğraşıyorlar. Zor zamanlar böyle insanlar için onların ortaya çıkıp serpilmesi ve büyük işler yapması için en uygun zamandır. Babai İsyanı sonunda batıya göç edenlerin durumları hakkında tam bir bilgiye sahip değiliz. Şeyh Ede Balı uç bölgelerine gelenler arasında en iyi bildiğimiz. Sonraki yıllara en çok damgasını vurmuş karakter. Soru şu: Ede Balı Osman Gazi’den önce herhangi bir devlete vergi veriyor muydu? Sanmıyoruz. Ucat dediğimiz bölgenin küçük devletlerin bile denetiminden uzak cemaatlerin yaşamasına izin verdiğini görüyoruz. Osman Gazi bunun içine büyüyor. Ne Bizans ne Selçuklu ne Moğollar hiçbiri hâkim değil. Beyliklerin de erişemediği bir yer. Ede Balı, Osman Gazi gibi birini görüp onunla ittifak kurabiliyor. Osman Gazi de o sırada küçük bir beylik, ne olacağı belli değil. Bu hercümerçte büyük devletler dikkatlerini başka yerlere sevk etmeye başladığında ucatta yepyeni gruplar, bambaşka gelecekler tahayyül etmeye başlayabiliyor. Bu hareketliliğin içinden bir sürü maceraperest, bir sürü hayalperest içinden hikâyeyi okumaya çalışıyoruz. Kafadar’ın çizdiği tabloda görüldüğü üzere Yunus Emre bu karışık ortamda anlama problemini çözmeye dönük bir iddiayı şiirle ve şiiri de Türkçe ile ortaya koyuyor. Bu, şüphesiz Dante’nin Latince yerine Toskanaca yazması gibi toplumsal, tarihsel ve politik bir müdahaledir.
Burada Yunusça eyleyiş, sulha ve ötekinin haklarını tanımaya yöneliktir. Sulh hukukun ve bir arada yaşayabilmenin temelidir. Sevgi ve insanlığı öne çıkaran Yunus için öteki-ayruk- bu hukukun verdiği aynı hakların sahibidir.
“Sen sana ne sanırsan
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise”
Ya da , “Bir tek gönül kırdın ise, Bu kıldığın namaz değil, 72 millet dahi elin yüzün yumaz değil” derken bütün bunlar (Sulh, hukuk, insanlık) gönül tezinde birleşir. İslam tarihinde yozlaşmaya karşı önce “ilim” sonra “züht” olarak gelişen, fakat kurumsallaştıkça ışığı sönen anlayışların birikimini süzer, herkesin dahil olabildiği, melamice, eşitliği gözeten gönül tezini kurar. Gönül vurgusu toprak ve halkla buluşur, Allah’a giden yol şehir kurucu bir teolojide birleşir. Dervişler, ahiler, sufiler, babalar, şeyhler ve diğerleri bu şehir kurucu anlayışın çeşitli yönlerini temsil eder. Yunus’ta ise söze kavuşur, şiir eylemdir. Türkçemizin bütün güzelliği burada duru bir pınar olarak akar. Şehir kurucu anlayış Hacı Bayram Veli’de dile gelir:
“Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde
Bakıcak didar görünür olşârın kenâresinde
Nagehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş ü toprak âresinde“
Hacı Bayram Veli şâr derken kalbi, gönlü kastediyor olsa bile şâr şehir demektir ve Veli’nin seçimi bilinçlidir. Şehirle kendisini inşa etme, insanların bir şehirde gelişimlerini ortaya koyabilecekleri fikrini ifade etmiştir.
Aristo, “insan siyasal bir hayvandır.” diye yazmıştı. Paul Mason, bunun doğru çevirisinin “insan bir site, kent hayvanıdır veya insan ancak yasalarla yönetilen bir toplulukta gerçek potansiyelini gerçekleştirebilen bir canlı türüdür” şeklinde olması gerektiğini söyler. Aristo’ya göre insanların kentlerde yaşamaları doğaldı. Çünkü kentler insanın yaşamına sırf yemenin, üremenin ve çalışmanın ötesinde gelişme olanağı veriyordu. Kent ekonomisi MÖ. 350’lerde bile insanların kültür, mutluluk ve belirli ölçüde özgürlük deneyimi tatmaları için zenginlikten yeterli bir pay ve yeterli boş zaman sağlayabiliyordu. Aynı mantığa göre bir kentin yasalarına bağlı kalmadan yaşamak ya da dinlencenin ve kültürün getirdiği iyi yaşamı tepip para peşinde koşmak isteyen bir adam Aristo’nun gözünde ya tam insan değildi ya da zaten Tanrı gibiydi – “ya zavallı bir varlık ya da insandan daha yüksek bir varlık”tı. (Mason, sf.198-199) Kısacası Yunus Emre’yi besleyen çizginin ve bu çizginin takipçilerinin, idea ve insan anlayışını, tarihin kısıtları içinde kurucu bir somutluğa götürdüğünü söyleyebiliyoruz.
Sonucu Günümüze Bağlamak
Dünya büyük bir anlam kargaşasının içindedir. Bu yön yitimidir. İnsan iptidai ihtiyaçlar seviyesine, hayvani katmanına indirgenmiştir. Teknolojinin gelişimi, transhümanizm, posthümanizm, yapay zekâ gibi gelişmeler insanlığın özgürleşmesinde ve mutluluğunda büyük imkânlar barındırdığı gibi, transhümanizm, posthümanizm tartışmalarında görüldüğü üzere insan karşıtı, anti-hümanist bir saldırıya dönüşme potansiyeli taşıyor. Düşüncenin ve insanın yok sayıldığı, kapitalist akışın bütün değerleri alt üst ettiği distopik bir barbarlık çağına gittiğimizin işaretleri vardır. Düşünceyi yeniden gündeme getirmek, sözünün gücünü ortaya koymak insanlığın geleceği açısından hayati önemdedir. Düşünce, şiir, kitap yaşamaya devam edecek mi? Yakın gelecekte çok daha belirleyici olacak makinelerin, dijital teknolojinin yapamadığı bir şeye sahibiz: Sentez sanatı, düşünce sanatı. Bütün sorularımıza aynı zamanda soramadıklarımıza cevap verebilecek elektronik bir hizmetçi yanımızda olduğunda bilecek ne kalır ve daha ne öğrenmemiz gerekir sorusunun cevabıdır bu. Yunus Emre’nin güncelliği idea ve insan söz konusu olduğunda her daim güçlü bir şekilde varlığını sürdürecektir. Yunus, evrensel sözüyle insan ve düşünce anlamında hâlâ keşfedilmeyi bekleyen bir hazine, geçmişin şimdiyi değiştirebileceği ve yaşayanlara çare olabileceği sonsuz düşüncedir.
Kaynaklar:
- Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği, Monokl Yay.
- Cemal Kafadar, Kültür Tarih Sohbetleri / “Cemal Kafadar ile ‘İki Cihan Aresinde'”, Youtube yayını.
- Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Haz. Z. Kerman, Dergah Yayınları.
- Paul Mason, Apaydınlık Gelecek, Yordam Kitap.
- Ross E. Dunn, İbn Batuta’nın Dünyası, Klasik Yay..
- Sezai Karakoç, Yunus Emre, Diriliş Yayınları.
* Bu yazı Beşiktaş Kültür Sanat Dergisi’nin Bahar 2024 sayısı için yazılmıştır.