İslâm Âleminde İçtimaî İnkılâbın Menşeleri – Şefik Hüsnü

Bu yazı, Şefik Hüsnü’nün 1921-1925 yılları arasında Aydınlık Dergisi’nde neşrettiği yazıların neredeyse tamamından derlenmiş olan Toplumsal Sınıflar, Türkiye Devrimi ve Sosyalizm başlıklı kitaptan alınmıştır. Şeyda Oğuz’un transliterasyonunu yaptığı ve Yordam Yayınları’ndan çıkan bu çalışma, Türkiye’deki sosyalist ve komünist mücadele için önemli metinlerini barındırmaktadır. Bu iktibası kitaptan temin ettik. Bu yazı ilk olarak Aydınlık Dergisi’nin Kasım 1922 tarihli 10. Sayısında yayınlanmıştır. Şefik Hüsnü gibi bir figürün İslam’ın devrimci dinamikleri üzerine kanaatlerini ve tarihi bilgileri barındıran bu çalışmasının öne çıkması gerektiğini düşündük. İlginize sunuyoruz.

***

Ankara’da intişara [yayına] başlayan İlim, Fen, Felsefe mecmuasının ilk nüshasında, Akçuraoğlu Yusuf Bey’in sosyalizme dair tedkikî bir makalesini, büyük bir alâka ile okuduk. Bu makale Karl Kautsky’nin “Sosyalizmin Mübeşşirleri [Müjdecileri]” eserinden mülhem olarak [ilham alarak] yazılmıştır. Bu meslek-i içtimainin [toplumsal ekolün] esasatı [esasları] beşeriyet [insanlık] tarihinin en eski devirlerinde, bazı iktisadî zaruretlerin doğurduğu içtimaî [toplumsal] hareketlerde, fiilî bir tarzda, müşahede edildiği, vesaik [belgeler] ve vekayi-i tarihiye [tarihsel olaylar] zikriyle [anılarak] ispat edilmektedir.

Yusuf Bey, Eflatun’un felsefesini, Spartakus hareketini ve iptidaî [ilk] Hıristiyanlıktaki meslek-i iştirakîyi [sosyalizm yolunu] andıran cihetleri [yönleri] kaydettikten sonra, Şarkta ve âlem-i İslâm’da vuku bulan müsavatçı [eşitlikçi] ve iştirakçi [kolektivist] hareketleri tedkik ediyor. Eserin asıl kıymetli olan kısmı budur. Zirâ Garb müellifleri [yazarları] tarihî ve içtimaî [toplumsal] eserlerinde Şark ve âlem-i İslam vekayii [İslâm âlemi olayları] üzerine daima ya pek sathî [yüzeysel] bir nazar [görüş] atfetmişler, yahut da bunları görmeden geçmişlerdir. Bu noksanın, na-tamam bir tarzda [tamamlanmamış] olsa da, telâfi edilmesi şayan-ı şükrandır [şükrana değerdir]. Biz bu mecradaki taharriyatın [araştırmaların] tevâlîsini [devamını] temenni ederiz.

Aydınlık karîlerine [okurlarına], istifadeli [faydalı] bulduğumuz bu yeni malûmatı hulâsaten [özetle] arz edeceğiz.

Şarkta iştirak [kolektivizm] temeline istinad eden [dayanan] ilk içtimaî [kolektivist] hareket ‘Mazdakîlik’tir. Mazdak, İran’ın Nişabur şehrinde doğmuştur. İran şahı Kisra Kubat [M 491-531] devrinde, o zaman yeni addolunan [kabul edilen] bir mezhep ortaya atmıştır. Bu hadise İslamiyet’in zuhurundan [ortaya çıkışından] az evveldir. Acem eserlerinden naklen İslam tarihlerinde okunduğuna göre Mazdakîliğin esası, emval ve emlakin [mal ve mülklerin], hatta nisvanın [kadınların] bütün cemiyete müştereken [ortaklaşa] ait olması imiş. Bu tam komünizmdir. Mazdak hareketinin en mühim husûsiyeti [özelliği], on dokuzuncu asır hayalperest [ütopik] sosyalistlerinin, Simon’ların, Fourier’lerin son derece arzu edip de ele geçiremedikleri bir fırsata mazhariyetidir [sahip olmasıdır]: bu büyük mütefekkir [düşünür], herkesten evvel fikrini, zamanın hükümdarı olan Kubat’a kabul ettirmeye muvaffak olmuştur.

Sonra bu makamın iktidarına güvenerek bütün İran’a mesleğini [ekolünü] tatbike [uygulamaya] gayret etmiş; Maamâfih [gelgelelim], bütün hükümet kuvveti elinde olduğu hâlde yine büyük güçlüklere maruz kalmıştır. Halk isyan etmiş; bir aralık Kubat’ı tahtından indirerek Mazdakiliğin intişarına [yayılmasına] mâni olmak istemişse de, yine Mazdak taraftarları galip gelmiştir. Mazdakîlik daima tekerrür eden [tekrarlanan] muhalefet hareketlerine karşı koyarak otuz sene devam edebilmiş ve bu müddet zarfında gayet samîmî şuurlu [bilinçli] taraftarlar kazanmıştır. Veliaht Hüsrev Nuşirevan’ın maiyetindeki muhalifler nihayet galebe çalmışlar ve bu şehzadeyi Kisralar tahtında ik’âd etmişlerdir [oturtmuşlardır]. Bu mürteci hükümdar gailesiz [sıkıntısız] hükümet edebilmek için dört yüz bin Mazdakîyi katlettirmiş, reisleri Mazdak’ı da, bizzat kendi hançeriyle öldürmüştür.

Görülüyor ki, daha pek eski zamanlardan beri, imtiyaz ve ferdî mülkiyet taraftarları, inkılâpçıları, her türlü merhamet hissinden berî [uzak] olarak daima kana boğmuşlardır.

Bu vakanın zuhuru [ortaya çıktığı] hengâmlarında [sıralarda] İran’ın büyük şehirlerindeki vaziyet-i içtimaiye [toplumsal durum] tedkik olunursa [incelenirse] Mazdak’ın inkılâp teşebbüsü pekâlâ izah olunabilir: büyük şehirler ahâlisi birkaç sınıfa ayrılıyordu; büyük arazi sahibi olan zengin dihkanlarla [köy ağalarıyla] Zerdüştlüğün ruhanileri olan muganlar, imtiyazlı hâkim sınıfı teşkil ediyorlardı [oluşturuyorlardı]. Ve bunlar asilzade addolunurdu [sayılırdı]. Ahâlinin eksriyet-i kahiresini [belirleyici çoğunluğunu], dihkan ve muganların arazisini işleyen köylülerle şehir esnaf ve tüccarı terkib ederlerdi [oluştururdu]. Bunlardan mâadâ [başka] şehirlerde karın tokluğuna çalışan birçok işçilerle mal gibi alınıp satılan esirler ve köleler vardı. Ve bütün bu halk, hâkimlere hak veren, maddî ve manevî kuvvetin, imtiyazın mürevvici [destekçisi] olan Zerdüşt mezhebine mensup idi. Fakr-ü-sefalet [fakirlik ve sefalet] bu dinde bir teselli bulamıyordu. Dinin rahipleri olan muganlar siyasî ve idarî işlerde büyük nüfuza malik idiler. Ve bu nüfuzu zenginler ve kişizadeler lehine istimal ederlerdi [kullanırlardı]. Bütün menfaatlerini ayaklar altında çiğneten mevcud müessesatın [kurumların] muhafazası, kendi esaret ve sefaletlerinin temâdîsi [sürüp gitmesi] demek olduğunu amele, köylü ve alelumum [genel olarak] fakir halk, idrak değilse bile hissetmeye başlamıştı. Mazdak bu sırada zuhur ederek, bu çaresizler sınıfına, bir yeni din şeklinde bir içtimaî mefkûre [toplumsal ülkü] getirdi ve bunu dünyada belki ilk ve son olmak üzere, devlet kuvvetiyle muvakkaten [geçici olarak] tatbike [uygulamaya] muvaffak oldu.

Mazdak, dünya münasebetlerinde [ilişkilerinde] ve işlerindeki bütün fenalıkların menbaı [kaynağı], eşya ve eşhasa [şahısları] efradın [fertlerin] temellük edebilmesinde [mülk edinebilmesinde] olduğunu görmüş ve temellük [mülk] edilmesi mümkün her şeyi, cemaatin [topluluğun] müşterek [ortak] mülkü addetmiştir [saymıştır]. Dihkan ve muganlar, keselerine dokunan bu ıslahatın [düzenlemenin] önüne geçmek için hiçbir vasıtaya müracaattan çekinmemişler ve bilhassa ruhaniler halkı irşad [aydınlatma] ve tenvir [bilgilendirme] vesilesiyle Zerdüşt mezhebini bir silah gibi istimal etmişlerdir [kullanmışlardır].

Ferdî mülkiyet taraftarlarının galebesine [galibiyetine] rağmen İran’ın her tarafa kök salmış olan Mazdakîlik bu topraklardan tamamıyla çıkarılamamıştır. “Kök kalmış, ve müsait şerâit [şartlar] buldukça taze filiz vermiştir.” İslamiyet’in zuhurundan [ortaya çıkışından] sonra da İran’da ve Azerbaycan’da Mazdakîlik’le karabeti [akrabalığı] olan hareketler vuku bulmuştur.

Üçüncü asr-ı hicrîde [hicrî asırda] Me’mun halife zamanında meydana çıkan Babek mezhebi, Mazdak mezhebinin bir yeni şekli addolunabilir [sayılabilir]. Babek namında bir Müslüman, Mazdak iştirakçiliğini [kolektivistliğini] İslamiyet’in bazı zevâhiriyle [görünümleriyle] örterek, ortaya atmıştır. Esasen kendisi Erdebil civarında doğmuş bir Acem’dir. Büyük bir yekûna [toplama] bâliğ olunca [ulaşınca], Babekîler hilafete isyan ettiler. Me’mun halife bunlarla yirmi sene uğraşmaya mecbur oldu. Bu mezheb bütün Azerbaycan ve şarkî Ermenistan havalisine yayılmıştı. Ancak Mu’tasım halife zamanında Babek taraftarları mağlub edilmiş ve kendisi esir edilerek Bağdat’ta idam olunmuştur. Tıpkı Mazdakîlik gibi, Babek hareketi de İran’ın şimal [kuzey] ve şimal-i garbîsine [kuzey batısına] iştirakçilik [kolektivizm] tohumlarını ekmiş ve bütün şiddetli tedbirlere rağmen zaman zaman bu havâlide [bölgede] buna müşâbih [benzeyen] hareketler zuhur etmiştir.

Bunların hiçbiri ilk hareket kadar vü’sat [genişlik] kesb edememiştir [kazanamamıştır]. Fakat âlem-i İslâm’ın [İslam âleminin] kısm-ı cenubîsinde [güney kısmında] Irak’ta, içtimaî [toplumsal] sebeplere mebni [dayalı], pek büyük ve mühim kıyamlar [ayaklanmalar] vukua gelmiştir. Hülefa-yı Abbasiye’den [Abbasî halifelerinden] Harun-ür-Reşid ve Me’mun asırları, İslâm medeniyetinin en şaşaalı, en mesud devirlerinden biri addolunur [kabul edilir]. Bu esnada Bağdad, Şarkın [Doğunun] en büyük, en zengin ve en işlek şehri, iktisadî merkezi olmuştu. Bağdad’ın cihan-şümul [dünya çapında] ticareti Basra vasıtasıyla icra edilirdi. Bu vâsî [geniş] ticaret-i bahriye [deniz ticareti] neticesi olarak Basra’da külliyetli [pek çok] miktarda iskele amelesiyle, kürekçiler, yani gemi amelesi toplanmış bulunuyordu. Bu amelenin bir kısmı zenci esirlerdi. Bundan maada [başka] Irak’ın zengin topraklarını, bağ, bahçe, hurmalık ve tarlaları işlemek üzere, mülkdarlar [padişahlar], birçok zenci esirleri de, rençber olarak kullanırlardı. Basra, âdeta Zengibar’dan getirilen üsera [esirler] ticaretinin merkezi olmuştu. Esirlere her zaman ve her yerde edilen muamele malumdur. Bu mahalde [yerlerde] hummalı bir faaliyet içinde kitle hâlinde bulunmaları dolayısıyla, muvaffakiyetli bir tarzda isyan etmek için, zenci üsera [esirler], lâzım gelen şerâite [şartlara] malik idiler. Miladî 869 senesinde, Hazret-i Ali evladından olduğunu iddia eden Mehmed oğlu Ali isyan bayrağını omuzlayarak bu zencilerin başına geçiyor; bilâhare [gelecekte] büyük muhârebelere [savaşlara] sebep olan büyük bir içtimaî [toplumsal] hareket vücuda getiriyor. Bu dâhilî muharebata [iç savaşlara] İslâm tarihinde “harb-ül-zenc” tabir olunur. “İhtilâlciler muvaffak oldukları mahallerde, tıpkı Spartakus ordusunun yaptığı gibi üserayı [esirleri] azad ediyorlardı.” İhtilâlin muvaffak olduğu yerlerde efendiler, sermayedarlar katl olunuyor, mülkleri ve tarlaları yakılıyordu. Halifenin orduları birkaç defa bu esir ordularına mağlup olmuştur. Reisleri Ali’ye İslâm burjuva müverrihleri [tarihçileri] “El-habis” lakabını verirler. On beş sene devam eden zenci esirlerinin kurtuluş hareketi de, nihayet-El-muvaffak halife tarafından bastırılmıştır.

Bu zenci hareketine bir sınıf şuurunun [bilincinin], nazarî [kuramsal] bazı fikirlerin hâkim olduğunu tarih kaydetmiyor. İslâm tarihlerinde “karamita hareketi” denilen vaka da aynı asırda zuhur etmekle [ortaya çıkmakla] beraber, kuvvetli bir nazariyat [kuram] temeline malik bulunuyordu. Bu itibarla ehemmiyeti daha büyüktür.

“Karamita hareketini ihdas eden İsmailîye mezhebi, mezahib-i şîadan [şîa mezhaplerinden] biridir. Şiilik Araplardan ziyade İran’ın ruh ve zekâsıyla inkişaf etmiştir [gelişmiştir].” Denilebilir ki tamamen Arap olan tacir ve aristokrat Benî Ümeyye [Emevîler] aleyhine, Arap olmaktan ziyade Müslüman olan Haşimîlerle beraber kıyam eden [ayaklanan] İranîlerin elinde bu mezhep mükemmel bir itiraz ve mücadele vasıtasıdır. İsmailîye mezhebi misyonerlerinden bir İranlı’nın irşad ettiği [yol gösterdiği], Kûfe civarı ahalisinden (karmat=çirkin yüzlü) lakabını taşıyan bir köylünün teşebbüsüyle zuhur eden [ortaya çıkan] Karmatî hareketini Alman müverrihi [tarihçi] August Möller Şiîlik ile Babekiliğin, yani komünizmin bir memzûcu [karması] addediyor [kabul ediyor]. Karmatî hareketi esnasında miladî 874 tarihinde mahallî ahvâl [durumlar] ve şerâit [şartlar] böyle bir ihtilâlin hudusuna [ortaya çıkmasına] müsaid idi. Irak’ta köylüler maîşet [geçim] hususunda pek çok zahmet çekiyorlardı. Halife sarayının ihtişam ve debdebesini, saray mensuplarının, şehirli zenginlerin sefahat ve israfını, biçare köylü, ailesinin kuru ekmeğini tenkîs suretiyle [eksilterek] vermeye mecbur olduğu vergilerle, hizmet ve angaryalarla temin ediyordu. Bir taraftan da zenci ihtilâli dolayısıyla bedevîlerin mütemadiyen [sürekli] yağma ve garetine [hücumuna] maruz kalıyor idi. İhtilâlcileri tedibe [yola getirmeye] gelen halife askerlerinin iskân ve iâşesi de yine köylünün boynuna yüklenirdi. Mehdi zuhuruna [çıkması] intizar [beklentisi], yegâne tesellileriydi. Zengin ve yoksul ayrılığı gayrılığı kalmayacak, zalimler cezasını görecek, herkes refah ve saadet içinde yaşayacaktı. Karmat İsmailîye mezhebinin bu nikbin [iyimser] akîdelerini [düşüncelerini] Irak köylüleri arasında kolaylıkla ve büyük bir mikyasta [ölçekte] neşr [yaymış] ve tâmim etmişti [bildirmişti]. Karmat’ın taraftarları az zamanda Fırat havzasında büyük bir cemaat haline geldiler.

İslâm müverrihleri Karmatîlerin tamamıyla iştirakçi [kolektivist] olduklarını, emval [mal] ve emlakin [mülklerin] müşterek [ortak] olmasına taraftar olduklarını iddia ederler. Bunlar ferdî mülkiyetin fakirlik ve zenginliği doğurduğuna inanırlardı. Fakat cebir ve şiddete lüzum görmezler idi. Mehdi zuhur edecek, mesele onun saye-i adlinde [adaleti sayesinde] hallolunacaktı.

Fakat sonraları adetleri çoğalıp kuvvet ve kudret peydâ [elde] edince bu muslihane [barışçıl] siyaseti terk ve zorla iş görmeye teşebbüs ettiler. Dördüncü asır ibtidalarında [başlarında] reislerinden Ebu Tahir Süleyman büyük bir ordunun başına geçmiş; Basra ve Ahvaz gibi büyük şehirleri yağma ederek ganâimi [ganimetleri] köylü ve bedevîlere taksim etmeye başlamıştı. Bağdad kapılarına kadar gelerek halifeyi bile tehdidi altına almaya muvaffak olmuştu. Hareket bu cesâmetleri [büyüklükleri] ihraz edince [kazanınca] Karmatîlere karşı hükümet orduları sevk edilmiş ve büyük muharebeler [savaşlar] vuku bulmuştur. Müesses [kurulu] hükümetleri daima haklı çıkaran müverrihler [tarihçiler], Karmatîler aleyhinde, üzerlerine nefret-i ammeyi [kamunun nefretini] celb edecek [çekecek] birçok hurafeler uydurmuşlardır. Bununla beraber aynı müverrihler [tarihçiler] bu iştirakçilerin [kolektivistlerin] fikir ve hareketlerinde vahdet [birlik], aralarında bir nevi uhuvvet [kardeşlik] mevcud olduğunu, büyük küçük farkı gözetilmediğini, hükümdarlık ilga edilip başta bulunanlara dâî* denildiğini, cemaatin umuru [işleri] bir şûrânın müzâkerat [müzakere] ve mukarreratına [kararlarına] tevdî [emanet] edildiğini itiraf etmeye mecbur olmuşlardır. Bundan anlaşılıyor ki Karmatîler tamamıyla komünist değillerse bile, komünizm esasatından [esaslarından] bazılarını kabul etmişlerdi. Zuhurlarından [çıkışlarından] bir asır kadar sonra Karmatîler halife orduları tarafından mağlub edilmişse de, iştirakiye mezhebî [kolektivist mezhep] fikirleri tamamıyla ortadan kaldırılamamıştır. “İştirak fikirleri daha derinlere dalıp gizlenerek yaşamış ve cemaat-i İslamiye’ye [İslâm cemaatine], içinden icra-yı tesir ederek pek çok dağılmıştır. Aleviliğin bütün âlem-i İslam’da [İslam âleminde] bir nevi tecellisi demek olan tarikatların çoğunda komünizmin bazı izleri mahsustur.” Bazı tarikatlarda bir ruhî komünizme kadar gidilir “İçtimaî [toplumsal] komünizm mülk-i müşterekte [ortak mülkiyette] emlak-ı ferdiyeyi [bireysel mülkleri] bel’ eder [eritir]; ruhî komünizm ruh-ı müşterekte [ortak ruhta] ervah-ı ferdiyeyi [bireysel ruhları] gark eyler [boğar]. Buna ehl-i tarikat “fenâfillâh” [kulun benliğinin Allah varlığında yok olması] diyorlar.”

* Şiî mezhepleri yaymayı görev edinen kimselere verilen ad (ed.).

1 Comment

  1. Bu gün için gerekli olanın mülkiyetin ortak olması değil mülkiyetin helalinden kazanılması yani gerek gasp,gerek faiz/tefecilik vb helal olmayan yollardan kazanılması,işçinin emeğini sömürerek onun üzerinden zengin olmaması çok büyük oranda sosyal adaleti sağlar.Geriye az bir fakir sınıf kalır ki onlar için de devlet zenginlere zenginlik vergisi çıkararak o açığı da ordan kapatır.Zekat bir çeşit zenginlik vergisi olup sabit bir oranı yoktur.İhtiyaca göre belirlenir.Hiç bir Müslüman 1/40 zekâtını veririm gerisi beni ilgilendirmez diyemez.Bu cümleden olarak bu gün ekonomide tartışma konusu olan doların fırlaması,girdi maliyetleri,kriz,zam,enflasyon değil sınıfların üretimden ve refahtan aldıkları pay olmalıdır

    Beğen

Yorum bırakın